İKTAV KÜTÜPHANEMİZDE NADİR KİTAP “SAHİHİ BUHARİ” İLE İLGİLİ TARİHİ ARAŞTIRMA

ABDÜL HAMİT HAN 1895 DE ÖZEL VAKIF KURUP 2000 ADET BASTIRDI

Kocaeli bölgedinin ilk araştırma merkezi kütüphanesin de tarih ve kültür araştırmacılarının hizmetinde olan Sahihi buharı ile ilgili Yedikıta dergisinde Selman Soydemir tarafından çok önemli bir makale yayınlandı.

Sultan Abdülhamit han tarafından kurulan özel vakıfla 1895 tarihinde mısırda 2000 adet basılan ve islam coğrafyasındaki kütüphane ve alimlerle dağıtılan kitap ile ilgili vakfiyede
“Bu kitap alınamaz, satılamaz ve rehin verilemez!” Bu bilgi yer akıyor

YEDIKITA DERGİSİNDE YER ALAN HABERİ VE MAKALEYİ SİZLERLE PAYLAŞIYORUZ

Sahih-i Buhârî’nin Neşrinde Hakanî Hassasiyet
Sahihi Buhari

Sultan İkinci Abdülhamid Han, devrinde kıymeti anlaşılamamış büyük bir Osmanlı padişahıdır. Vefatının üzerinden 100 seneden fazla bir zaman geçtiği hâlde, hâlâ onun devrinin gündemde ve konuşuluyor olması, padişahın büyüklüğünü göstermektedir. Diğer taraftan hakkında en çok araştırma yapılan dönemlerden biri, onun dönemi olmasına rağmen, bu araştırmalar ilerledikçe Ulu Hakan’ın her geçen gün yeni bir hizmetinin, projesinin, eserinin, faaliyetinin öğrenilmesi, tarihçileri ve ilim adamlarını hayrete düşürmektedir. Saltanatı boyunca ilme, ulemaya ve kitaplara hususî bir ehemmiyet gösteren Sultan Abdülhamid Han’ın, 1894-1895 yıllarında Buhârî-i Şerif’i Mısır’da bastırarak vakfetmesi, onun fazla bilinmeyen büyük hizmetlerinden biridir…

Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en muteber kitap olarak kabul edilen Sahih-i Buhârî (el-Câmi‘u’s-Sahîh), bir hadis kitabıdır. Kütüb-i Sitte’nin birincisi ve en üstünüdür. Muhaddislerin önderi olup “İmam Buhârî” adıyla bilinen Muhammed bin İsmail bin İbrahim el-Buhârî (rah.) Hazretleri’nin eseridir. İmam Buhârî Hazretleri, eserine aldığı hadisleri 600 bin hadîs-i şerîf arasından seçmiştir. Eserde toplam 7 bin 275 hadîs-i şerîf vardır. Mükerrerler çıkarıldığında bu sayı 4 bin civarındadır. Büyük muhaddis, 16 yıllık bir çalışma sonunda meydana getirdiği eserine, gusledip iki rekât namaz kılmadıkça hiçbir hadîs-i şerîf yazmamıştır.

Buharalı olduğu için Buhârî nisbesiyle anılan İmam Buhârî Hazretleri, çok küçük yaşlarda hadis öğrenmeye başlamış, hadîs-i şerîfleri toplamak için iki kere Şam ve Mısır’a, dört kere Basra’ya ve sayılamayacak kadar da Bağdat, Kûfe ve Hicaz’a seyahatlerde bulunmuştur. Ezberinde -râvileriyle birlikte- 300 bin hadîs-i şerîf olduğu ifade edilmektedir. İslâm âlimlerince hadis ilminde “emirü’l-müminîn” unvanıyla anılan İmam Buhârî Hazretleri, 256 (M.870) tarihinde Semerkand yakınlarında vefat etmiştir.

Böyle mübarek ve müstesna bir kitap olan Sahih-i Buhârî’ye Osmanlı devrinde ayrı bir itina gösterilmiş, eserin talim ve tedrisine çok önem verilmiştir. Hatta Osmanlı padişahları, aynı Kur’ân-ı Kerîm hatimleri gibi Buhârî-i Şerif hatimleri yapılması için de vakıflar kurmuşlardır. Bu vakıflarda her gün veya haftanın belirli günlerinde okunması şartıyla “Buhârîhân”lara yani Buhârî okuyanlara günlük belirli ücretlerin tahsis edildiği görülmektedir. Bunun yanında Buhârî-i Şerif’in özellikle felaket ve musibet anlarında, sıkıntılı günlerde ve bilhassa savaş zamanlarında okunduğu, hatta bu usulün Osmanlı devrinden önceye uzandığı bilinmektedir.

Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın da Buhârî-i Şerif’in hem talim ve tedrisi hem de okunması konusunda hususî ihtimam gösterdiği, o devre ait vesika, gazete, hatırat vb. kaynakların incelenmesinden anlaşılmaktadır. Bizzat kendisinin de Buhârî-i Şerif’i çokça okuduğu bilinmektedir. Ancak padişah, gösterdiği bu ihtimamı daha ileri seviyeye götürerek kitabın hayır eseri olarak ve çok müstesna bir şekilde basılması için harekete geçmiştir. ( Haber kaynağı https://yedikita.com.tr/sahih-i-buharinin-nesrinde-hakani-hassasiyet/amp/ )

SELMAN SOYDEMİR VE YEDİKITA DERGİSİNE TEŞEKKÜR

Türkiye’nin önemli tarih ve kültür araştırması dervişlerinden YEDİKITA dergisinin Kapak dosyasının tamamını yYedikıta Dergisi 170. sayısından (Ekim 2022) sayısında geniş bir şekilde yayınlandı
Yedikıta dergisinde araştırmacı yazar Selman Soydemir tarafından yazılan makaleyi Gebze gazetesi ( www.gebzegazetesi.com ) da sizlerle paylaşıyor Selman Soydemir ve Dergi yönetimine teşekkür ediyoruz

SAHİH-İ BUHÂRÎ’NİN NEŞRİNDE HAKANÎ HASSASİYET

“Bu kitap alınamaz, satılamaz ve rehin verilemez!”

Selman Soydemir

Sultan İkinci Abdülhamid Han, devrinde kıymeti anlaşılamamış büyük bir Osmanlı padişahıdır. Vefatının üzerinden 100 seneden fazla bir zaman geçtiği hâlde, hâlâ onun devrinin gündemde ve konuşuluyor olması, padişahın büyüklüğünü göstermektedir. Diğer taraftan hakkında en çok araştırma yapılan dönemlerden biri, onun dönemi olmasına rağmen, bu araştırmalar ilerledikçe Ulu Hakan’ın her geçen gün yeni bir hizmetinin, projesinin, eserinin, faaliyetinin öğrenilmesi, tarihçileri ve ilim adamlarını hayrete düşürmektedir. Saltanatı boyunca ilme, ulemaya ve kitaplara hususî bir ehemmiyet gösteren Sultan Abdülhamid Han’ın, 1894-1895 yıllarında Buhârî-i Şerif’i Mısır’da bastırarak vakfetmesi, onun fazla bilinmeyen büyük hizmetlerinden biridir…
***
Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en muteber kitap olarak kabul edilen Sahih-i Buhârî (el-Câmi‘u’s-Sahîh), bir hadis kitabıdır. Kütüb-i Sitte’nin birincisi ve en üstünüdür. Muhaddislerin önderi olup “İmam Buhârî” adıyla bilinen Muhammed bin İsmail bin İbrahim el-Buhârî (rah.) Hazretleri’nin eseridir. İmam Buhârî Hazretleri, eserine aldığı hadisleri 600 bin hadîs-i şerîf arasından seçmiştir. Eserde toplam 7 bin 275 hadîs-i şerîf vardır. Mükerrerler çıkarıldığında bu sayı 4 bin civarındadır. Büyük muhaddis, 16 yıllık bir çalışma sonunda meydana getirdiği eserine, gusledip iki rekât namaz kılmadıkça hiçbir hadîs-i şerîf yazmamıştır.
Buharalı olduğu için Buhârî nisbesiyle anılan İmam Buhârî Hazretleri, çok küçük yaşlarda hadis öğrenmeye başlamış, hadîs-i şerîfleri toplamak için iki kere Şam ve Mısır’a, dört kere Basra’ya ve sayılamayacak kadar da Bağdat, Kûfe ve Hicaz’a seyahatlerde bulunmuştur. Ezberinde -râvileriyle birlikte- 300 bin hadîs-i şerîf olduğu ifade edilmektedir. İslâm âlimlerince hadis ilminde “emirü’l-müminîn” unvanıyla anılan İmam Buhârî Hazretleri, 256 (M.870) tarihinde Semerkand yakınlarında vefat etmiştir.
Böyle mübarek ve müstesna bir kitap olan Sahih-i Buhârî’ye Osmanlı devrinde ayrı bir itina gösterilmiş, eserin talim ve tedrisine çok önem verilmiştir. Hatta Osmanlı padişahları, aynı Kur’ân-ı Kerîm hatimleri gibi Buhârî-i Şerif hatimleri yapılması için de vakıflar kurmuşlardır. Bu vakıflarda her gün veya haftanın belirli günlerinde okunması şartıyla “Buhârîhân”lara yani Buhârî okuyanlara günlük belirli ücretlerin tahsis edildiği görülmektedir. Bunun yanında Buhârî-i Şerif’in özellikle felaket ve musibet anlarında, sıkıntılı günlerde ve bilhassa savaş zamanlarında okunduğu, hatta bu usulün Osmanlı devrinden önceye uzandığı bilinmektedir.
Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın da Buhârî-i Şerif’in hem talim ve tedrisi hem de okunması konusunda hususî ihtimam gösterdiği, o devre ait vesika, gazete, hatırat vb. kaynakların incelenmesinden anlaşılmaktadır. Bizzat kendisinin de Buhârî-i Şerif’i çokça okuduğu bilinmektedir. Ancak padişah, gösterdiği bu ihtimamı daha ileri seviyeye götürerek kitabın hayır eseri olarak ve çok müstesna bir şekilde basılması için harekete geçmiştir.
Abdülhamid Han’ın yaptırdığı baskının Buhârî-i Şerif’in ilk tab‘ı olmadığını burada belirtmemizde fayda var. Sahih-i Buhârî, bundan önce Hindistan’da Bombay ve Delhi’de, Mısır’da Bulak ve Kahire’deki matbaalarda hatta Avrupa’da bile basılmıştı. Fakat aşağıda görüleceği üzere padişahın yaptırdığı baskı, gerek nefaset yani baskı kalitesi gerekse sıhhat ve muteberlik açısından bugün bile aşılamamıştır. Padişah tarafından yaptırılıp vakfedilmiş olması sebebiyle bu tab‘a “Sultaniye Baskısı” da denilmektedir.

Eser Mısır’da Basılıyor
Sultan Abdülhamid Han, Buhârî-i Şerif’in basılması için o yıllarda eski canlılığını yitirmeye başlayan İstanbul’daki Matbaa-i Âmire yerine Mısır’daki meşhur Bulak Matbaası’nı tercih etmişti. Padişahın bu tercihi yapmasında, basılacak eserin Arapça olmasının ve matbaanın şöhretinin rol oynadığını zannediyoruz. Zira Bulak Matbaası oldukça faal olmasının yanı sıra, Arapça kitap basan matbaalar içinde hem harflerinin güzelliği hem de hatasız, iyi tashih edilmiş kitap basmasıyla meşhurdu.
Sahih-i Buhârî’nin Mısır’da basılması için çıkan padişah iradesi, 4 Şaban 1311 (10 Şubat 1894) tarihinde mabeyncilerden Bekir Bey’in mektubuyla Mısır Fevkalade Komiseri Gazi Ahmed Muhtar Paşa’ya iletildi. Baskı, Sahih-i Buhârî’nin en kadîm ve muteber nüshalarından olup, “Yûnînî nüshası” olarak anılan ve İstanbul’da Kütüphane-i Hümâyûn’da muhafaza edilen nüshadan yapılacağı için, bu nüsha da Mısır’a gönderildi. Mısır bu yıllarda İngiliz işgali altındaydı. Sultan Abdülhamid Han, buraya Ahmed Muhtar Paşa’yı komiser olarak atamıştı. Bu sebeple eserin baskı işine, Osmanlı Devleti adına Ahmed Muhtar Paşa nezaret edecekti.
Eserin basımına, irade-i seniyyenin tebliğ edildiği tarihten kısa bir müddet sonra, takriben 1311 yılı Şevval ayı ortalarında (Nisan 1894) başlandı. Sahih-i Buhârî’nin önce 1500 adet basılması düşünülmüştü. Ancak baskı hazırlıklarının yapıldığı sırada, Mısır Maarif Nezareti eserden kendi hesabına 500 adet daha basılması için müracaatta bulundu. Durum, Muhtar Paşa tarafından İstanbul’a sorulmuş, gelen cevapta, bu hususun tasvip buyrulmadığı, onun yerine tamamı padişah hazretlerinin adına olmak üzere 500 adet daha bastırılmasının irade-i seniyye gereğinden olduğu ifade edilmişti. Böylece eserden 2000 adet basılmak üzere matbaa faaliyete başladı.
1311 yılı sonlarında (Haziran 1894) basımı tamamlanan birinci cüzün (cilt) başında yer alan ve Bulak Matbaası musahhihlerince yazılan mukaddimede baskı konusunda şu ifadelere yer veriliyor:
“Padişah hazretleri -Allah şevketini takviye etsin- Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail el-Buhârî Hazretleri’nin şöhreti övgü ve beyana muhtaç olmayan büyük eseri Sahih’in basılması hususunda 1311 yılında yüce emirlerini çıkardılar. Baskının, eserin en muteber nüshası olan Yûnînî nüshasının sağlamlık ve doğruluk açısından son derece mükemmel olan bir kopyası esas alınmak üzere, diğer başka sağlam ve düzgün nüshalar da kullanılarak yapılması ve basılacak nüshaların tamamının doğuda batıda bulunan, Arap olsun Acem olsun, yediden yetmişe herkese vakfedilmesi de emredildi.”
Bir buçuk yıla yakın süren baskı faaliyeti, 1895 yılının Ağustos ayında tamamlandı. Eser 9 cüz olarak basıldı. Ahmed Muhtar Paşa tarafından mabeyncilerden Bekir Bey’e yazılan 10 Safer 1313/2 Ağustos 1895 tarihli mektupta baskı işlerinin bittiği şöyle haber veriliyor:
“4 Şaban 1311/10 Şubat 1894 tarihli mektubunuzla alınan halife hazretlerinin irade-i seniyyesinin yüce hükmüne uyularak Bulak Matbaası’nda sahîh Yûnînî nüshasından basılmaya başlanılan Buhârî-i Şerif’in tab‘ı bu hafta zarfında nihayete erdi. Asıl nüshanın (Yûnînî) en doğru rivayetleri ihtiva eden nefis bir nüsha olması, basılan nüshaların da gerek boy ve hacimde, gerekse harf, hareke ve şekil itibariyle şimdiye kadar benzeri görülmemiş nadir bir şekilde tab‘ edilmiş bulunmasının, sırf padişah hazretlerinin muvaffakiyetleri cümlesinden olduğuna şüphe yoktur.”
Muhtar Paşa ilaveten, kitabın Mısır ulemasından teşkil olunan bir heyet tarafından tashih edilerek, hata-savâb cetveli tanzim edilmiş olduğunu, matbaanın hâlihazırda bu cetvelin basımı ve kitabın sayfalarının gözden geçirilerek düzenlenmesi gibi lüzumlu işlerle meşgul olduğunu da söylemektedir. Bu ifadelerden, paşanın baskının tamamlandığını bildirdiği tarihle (10 Safer 1313) eserin sonundaki tarih (Rebiulevvel 1313) arasındaki bir aylık fark da anlaşılmış oluyor.
Baskı, “taraf-ı eşref-i Hazret-i Hilâfet-penâhîden eser-i hayr olmak üzere” yaptırılıyordu ve basılan nüshalar İslâm ulemasına, Müslüman memleketlerde yaşayan yediden yetmişe herkese vakfedilecekti. Baskı masrafları “Ceyb-i Hümâyûn-ı mülûkâneden” yani padişahın şahsî kesesinden ödenecekti…

Tashihte Gösterilen Hassasiyet
Padişahın Sahih-i Buhârî’yi Mısır baskısı yapılmadan daha önce, farklı zamanlarda tashih ettirdiği bilinmektedir. Ulu Hakan Abdülhamid Han, 9 Teşrin-i Evvel 1309 (21 Ekim 1893) tarihli bir vesikaya göre Buhârî-i Şerif’in tashih ve tebyizinde emeği geçenlere maaşlar tahsis etmişti. (Buhârî-i Şerif’in tashih ve tebyizine mübaşeret eden zevat, Huzur Dersi muhataplarından ve muhaddislerden Mehmed Efendi, yine muhaddislerden diğer Mehmed Efendi, “Hattât-ı Meşhûr” Burdurlu Hacı Hafız Osman Efendi ile oğlu Hattat Hasan Efendi, Matbaa-i Osmaniye hattatlarından Mehmed Efendi ve son olarak bu işe nezaret etmek üzere tayin edilen Sultan Abdülmecid’in mabeyncilerinden Hocazade Mehmed Bey’di.) Buhârî-i Şerif’in Mısır baskısının ise üç defa tashihten geçirildiğini görüyoruz.
Sahih-i Buhârî nüshaları basıldıkça, matbaanın şöhreti dünyayı tutan musahhihlerince bir taraftan tashih ediliyordu. (Sahih-i Buhârî’nin tashihinde emeği geçen Bulak Matbaası musahhihlerinden ikisinin adını biliyoruz. Bunlar İbn-i Mustafa Mahmud ile arkadaşı Şeyh Nasr el-Âdilî’dir. 4. ve 5. cüzlerin sonunda bu hususta bilgi bulunuyor.) Ancak basılmasına böyle itina edilen eserin ayrıca tashih ettirilmesi düşünülmüştü. Bu maksatla, Câmiü’l-Ezher’in o yıllarda Ehl-i Sünnet çizgisinden sapmamış olan ulemasından istifade edilmesine karar verildi. Ahmed Muhtar Paşa, bu ikinci tashih işinin ehemmiyetini “kitâb-ı nefîs-i mezkûrun hasbe’l-beşeriyye her türlü galatât ve ihtimâlât-ı tab‘dan muhafazası” olarak izah eder. Neticede Câmiü’l-Ezher Şeyhi Hassûne en-Nevâvî Efendi’nin riyaseti altında dört mezhep hocaları arasından seçilmiş on altı hadis âliminden bir heyet teşkil edildi.
Yürütülen tashih faaliyetinin bütün safhalarından, yapılan baskının girişindeki takrirde bahsedilmektedir. 20 Safer 1313 (12 Ağustos 1895) tarihli bu takrirde Şeyh Hassûne Efendi, tashih hususunun padişahın emri olduğunu ifade ettikten sonra söz konusu emrin kendilerine hangi tarihte ve nasıl tebliğ edildiğini, tashih konusunda nasıl bir yol izleyip neler yaptıklarını, mukabele yaparken hangi nüshaları kullandıklarını vs. uzun uzadıya şöyle anlatmaktadır:
“Baskısı tamamlanan eserin matbaadaki tashihinden sonra Ezher ulemasının ileri gelenlerinden, hadîs-i şerîf ilminde son derece geniş malumatı olan bir topluluk tarafından da okunması (tashihi) padişah hazretleri tarafından emredilmişti. Bunun üzerine Resûlüllah’ın -salat ve selamın en güzeli ona olsun- hicretinin 1312. senesi Ramazanü’l-mübarek’inin 19. günü (16 Mart 1895) Mısır’daki Osmanlı komiseri Gazi Ahmed Muhtar Paşa, bu hususta kendilerine itimat olunan Ezher ulemasının ileri gelenlerini toplamamız için padişah hazretlerinin emirlerini bize ulaştırdı. Biz de hep beraber bu şerefli hizmeti yerine getirmek için harekete geçtik. Sonra Muhtar Paşa hazretleri Yûnînî nüshası ile basılan nüshalardan bir kısmını padişahın yüce emrinde ifade edildiği gibi mukabele edilmek üzere Abdüsselam el-Müveylihî Paşa eliyle bize gönderdi.
Ezher’in faziletçe meşhur olanlarından on altı kişiyi topladık ve sultanın emirlerini onlara tebliğ ettik. Onlar da samimiyet ve sevinçle bunu kabul ettiler. Çünkü biliyorlardı ki emredilen vazife, kadr ü kıymet ve faydaca en büyük dinî hizmetlerdendir. Hususiyle bunu Müslümanların Sultanı, İslâm topraklarının koruyucusu olan padişah hazretleri emretmiştir. Bu şekilde tam bir kabul izhar ettiler. Bunun üzerine Sahih-i Buhârî’nin umumî ve hususî kütüphanelerde bulunan, geçmişte yazılmış sağlam ve musahhah nüshalarından toplayabildiklerimizi topladık. Beraberce büyük bir ihtimamla işe başladık. Okuma ve mukabele vazifesini Allah’ın inayetiyle bütün gayretimizi sarf ederek, harf, nokta ve harekelerin kontrolü, ravi isimlerinin ve en kuvvetli rivayetlerin araştırılması gibi hususlara dikkat ederek kısa bir zaman içinde bitirdik. Böylece bu yüce kitap -Allah’a hamdolsun- Emirü’l-müminîn Efendimiz’in iradelerine mutabık olarak arzu edilen en mükemmel seviyeye gelmiş oldu. Bulunan hataları, karşılarına doğrularını yazmak suretiyle bir cetvelde gösterdik.
Bu şekilde Emirü’l-müminîn Efendimiz’in -Allah onu teyit etsin- emriyle yapılan bu baskı, doğruluk ve muteberlik açısından Sahih-i Buhârî’nin en güvenilir bir nüshası olmuş oldu. Bu hizmetin yerine getirilmesinde Bulak Emîriye Matbaası’nın pek faziletli musahhihlerinin emeğini de unutmayız. Zira onlar eserin tashihi sırasında öyle bir gayret gösterdiler ki herhalde ondan daha fazlası yapılamaz. İnşallah bu eserin neşriyle umumi bir fayda ve büyük bir hayır hâsıl olur. Bu fayda ve hayrın bereketi de bu hizmetin sebeb-i evveli olan Efendimiz Büyük Halifemiz Emirü’l-müminîn Hazretleri’ne dönecektir. Bu hayırlı işin yapılmasını emreden, bu hizmeti sunan halife hazretleridir. Allahü Teâlâ onu İslâm’a ve Müslümanlara en büyük iyilik olan halkına karşı âdil bir sultan olmakla ve Seyyidü’l-mürselîn Efendimiz’in şeriatına hizmet edip sünnetinin sancağını yükseltmekle mükâfatlandırsın. Güneş’le Ay yerinde durdukça, gece ile gündüz birbirini takip ettikçe Sünnet-i Nebeviyye’nin hizmetinde bulunsun. Âmin.”
Hazırlanan hata-savâb cetvelleri basıldıktan sonra her cüzün başına ayrı ayrı konulmuştur. Bu cetvellerin her cüz için yarım sayfa ile bir sayfa arasında değişmesi, hatta cüzlerden birinde çeyrek sayfa kadar yer tutması, hakikaten Bulak Matbaası musahhihlerinin işlerini ne derece titizlikle yaptıklarını göstermektedir.

İstanbul Uleması da Eseri Tashih Etti
Eserin üçüncü tashihi ise İstanbul’da olmuştur. Bu tashih, kitabın her türlü baskı işinin tamamlanıp basılan nüshaların İstanbul’a ulaşmasından sonra yapılmıştır. Mabeyn-i Hümâyûn’dan Ahmed Muhtar Paşa’ya yazılan bir şifre telgrafta, basılan eserin her türlü hata ve mürettip sehvinden uzak olup olmadığının araştırılıp incelenmesi için bir nüshasının şeyhülislamlığa, diğer bir nüshasının padişahın kitapçıbaşısına verildiği ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi eser, İstanbul’da iki farklı koldan tekrar tashihe tabi tutulmuştur.
Şeyhülislamlık makamınca yapılan tashihle ilgili olarak İstanbul’da ciltlenen nüshaların başına bir sayfa ilave edilmiştir. Bunda Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin başkanlığı altında toplanan bir heyetin eseri tashih ettiklerine dair kaleme aldıkları yazıyla altında isim ve mühürleri bulunmaktadır. (Heyet, Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin Efendi dâhil yedi kişiden oluşmaktadır. Diğer altı zat şunlardır: Ders Vekili Ahmed Asım Efendi; huzur dersi mukarrirlerinden ve Meclis-i Mesâlih-i Talebe azasından üç kişi: es-Seyyid Abdülkadir Raşid, İsmail Hakkı ve Hasan Hilmi Efendiler; yalnız Meclis-i Mesâlih-i Talebe azasından olan iki kişi: es-Seyyid Ahmed Nazîf ve es-Seyyid İbrahim Nuri Efendiler.)
İlgili yazıda, “Baskı masrafları Ceyb-i Hümâyûn’dan ödenerek Mısır’da basılan ve okunması (tashih) irade-i seniyye ile meclisimize havale buyrulan işbu Sahih-i Buhârî isimli kitap cüz cüz okunup incelendiğinde aslına uygun olduğu, ziyade ve noksandan uzak bulunduğu görülmüş ve tasdik için mühürlenmiştir.” denilmektedir. Ser-kitâbî-i Hazret-i Şehriyârî’nin yani padişah kitapçıbaşısının tashih/mütalaasına dair bir bilgiye ulaşamadığımızı belirterek bu bahsi kapatalım.

Hayır Duaya Vesile Olmak İçin…
Buhârî-i Şerif’in baskısının bittiği gün ulemanın iştirakiyle büyük bir merasim tertip edilerek konuşmalar yapılmış, Sultan Abdülhamid Han’ın eser ve hizmetlerinden bahsedilerek hünkârın ömür ve devletinin devamına dualar edilmiştir.
Baskıyla ilgili son işlemler de tamamlandıktan sonra basılan nüshalardan 1500 adedi, hazırlanan sandıkların içine büyük bir itina ile yerleştirilerek İstanbul’a gönderilmiştir. 500 adedi ise Mısır’da bırakılmıştır. İstanbul’a gönderilen 1500 adet Buhârî-i Şerif tashih ameliyesi tamamlanıncaya kadar Yıldız Sarayı’nda bulunan Kütüphane-i Hümâyûn’da muhafaza edilmiş, sonra iki mücelled hâlinde cilt yaptırılarak zaman içinde müracaat edenlere ve talip olanlara dağıtılmıştır. (Bu konuda Abdülhamid Han: “Müracaat edene birer nüsha verir idim. Tabii kitapçılara vermedim. Hayrat olarak sevabıma isteyene verdirir idim.” demektedir.)
Mısır’da bırakılan 500 nüshanın nasıl değerlendirildiği hakkında Ahmed Muhtar Paşa tarafından mabeyncilerden Kamil Bey’e yazılan mektupta şu malumat verilmektedir:
“Halife hazretlerinin muvaffakiyetli hayır eserlerinden biri olarak geçende Mısır’da bastırılan 2000 nüsha Buhârî-i Şerif’ten 1500 adedi o tarafa (İstanbul) gönderildiği gibi 500 nüshası da irade-i seniyye gereğince burada (Mısır) bazı zaviye ve medreseler ile mübarek kabir ve ziyaretgâhlarda ehl-i takva olanların kıyamete kadar padişah hazretlerine hayır dua etmelerine vesile olmak için metanetli surette ciltlettirilerek dağıtılmıştır. Bir hayli nüsha da duası ganimet bilinen ‘sulehâ ve etkıyâya’ ve sair icap edenlere tevzi edilerek her birinden padişahımıza hayır dualar alınmıştır.”
Mısır’da dağıtılan bu 500 nüshanın yeterli gelmediği, ayrıca Ezher ulemasından birçoğuna da kitap verilemediği anlaşılıyor. Ahmed Muhtar Paşa bu hususu payitahta yazmış ve diğer bazı sebepler de zikrederek İstanbul’a gönderilen Buhârî-i Şerif’ten 200 nüshanın Mısır’da bulunan Sünnet-i Seniyye âşıklarına dağıtılmak üzere gönderilmesini rica etmiştir. Bu hususta gecikme yaşanmasından dolayı paşanın birkaç defa ricasını tekrarladığı belgelerden takip edilebilmektedir. Nihayetinde çıkan irade-i seniyye doğrultusunda istenen 200 nüsha, Mısır’a yollanmıştır.

Düşürülen Arapça Tarih
Baskının tamamlanması münasebetiyle Ezher’in Şafiî ulemasından olup aynı zamanda eseri tashih eden on altı kişilik heyette yer alan Şeyh Süleyman el-Abd tarafından bir tarih kasidesi nazmedilmiştir. Eserin girişinde, Hassûne en-Nevâvî Efendi’nin takririnden hemen sonra derç edilen kaside, “Eğer hüsnükabul elde etmek ve sağlam bir şerefe nail olmak istersen İmam Buhârî’nin Sahih’ini elinden düşürme. Böyle yaparsan uzun sürecek bir izzete sarınmış olursun.” ifadeleriyle başlamaktadır. Sultan Abdülhamid Han’ı öven, onun Şer‘-i Şerif’i ve Sünnet-i Nebevîyye’yi ihya ettiğini söyleyen şair “Padişah hazretleri Buhârî-i Şerif’i öyle nefis bir şekilde bastırdı ki dizilmiş inciden daha üstün oldu.” beytiyle methüsenasını sürdürmektedir. Kasidenin tarih beyti şu şekildedir:

Taba‘a’l-Buhârî ceyyiden
Sultânünâ Abdülhamîd (1313/1895)
“Buhârî-i Şerif’i Sultanımız Abdülhamid Han mükemmel bir şekilde bastırdı”

Baskı Masrafları
Buhârî-i Şerif’in baskı masraflarının Ceyb-i Hümâyûn’dan ödendiğini yukarıda ifade etmiştik. Eserin matbaadaki baskı maliyeti ile Mısır’da kalan nüshaların bir kısmının ciltleme masrafları toplamda 900 Osmanlı lirasını (altın) bulmuştu. O devir için küçük bir servet demek olan bu meblağın ödenmesinde bir miktar gecikme yaşanmış, Ahmed Muhtar Paşa İstanbul’a yazdığı bir mektupta bu hususu hatırlatmış, ödeme şekli konusunda nasıl hareket edileceğine dair emir beklediğini bildirmiştir. İstanbul’a gönderilen 1500 adet nüshanın ciltleme masraflarının ne kadar tuttuğunu bilemiyoruz. Bu da hesaba katıldığı takdirde ortaya daha büyük bir meblağ çıkacaktır.

Kitabın Vasıfları
Peki, kaynaklarda bulabildiğimiz kadarıyla bir kısım sergüzeştini anlatmaya çalıştığımız baskı faaliyeti neticesinde ortaya nasıl bir eser çıkmıştı? Mısır’da basılan Sahih-i Buhârî kitabının, o nefis baskının hususiyetleri nelerdi? Biraz da bundan bahsederek yazımızı tamama erdirelim.
Çamlıca Araştırma Kütüphanesi Nadir Eserler Bölümünde kayıtlı bulunan Mısır tab‘ı Sahih-i Buhârî, bu makalenin yazımı sırasında daima masamızın üstünde, başucumuzda idi. Yedi sekiz yıl evvel cilt ve kondisyon itibariyle epey tahribata uğramış olmasından dolayı bu nüshayı, kütüphanenin kitap doktoru Mücellit Beyhat Salkım Bey’in maharetli ellerine tevdi ederek yeniden ciltlettirmiştik. Eseri tavsif ederken hem bu nüshayı hem de Marmara Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunup dijital görüntülerine eriştiğimiz nüshayı kullandık (Makalenin bitmesine yakın Çamlıca Araştırma Kütüphanesi’nin kıymetli görevlilerinden, kütüphanede Mısır tab‘ının diğer bir tam nüshası daha olduğunu öğrendik. Orijinalliğini bütün evsafıyla koruyan bu nefis nüshayı da incelemekten uzak kalmadık.)
Eser iki cilt hâlinde bulunup dokuz cüzden oluşmaktadır. İlk dört cüz birinci cildi, ikinci beş cüz ikinci cildi teşkil eder. Tamamı 1681 sayfadan oluşan eser, 19×28 cm ebatlarındadır. Mıklepli, yeşil renkli bez cildin ön kapağına Sultan Abdülhamid Han’ın tuğrası, arkaya Osmanlı arması yaldızlı olarak basılmıştır. Tuğra ve armanın etrafında yine yaldızlı, köşebentli bir çerçeve vardır.
Eserin kapağı açıldığında okuyucuyu, yukarıda bahsi geçen şeyhülislamlık makamının tashih ve tasdikini gösteren sayfa karşılar. Bu sayfa her iki cildin başında da bulunur. Sayfa çevrildiğinde eserin Sultan Abdülhamid Han tarafından vakfedildiğini gösteren ve bu kitaba mahsus yaptırılan vakıf mührü gelir. Bazı nüshalarda eserin farklı yerlerine vurulmuş olan bu mühür de her iki ciltte bulunmaktadır. Epey büyük ebatlı olan mührün en üstünde ay yıldız, bunun altında iki yaprak bordürün arasında padişahın tuğrası bulunur. Bunlardan sonra esas mühür kısmı gelir ki, etrafı yine yaprak bordürlü olarak düzenlenmiş büyük bir dairenin içine sülüs hatla yazılmış Arapça bir metinden ibarettir. Bunda şöyle denilmektedir:
“Bu kitab-ı şerifin Ümmet-i Muhammed’in ulemasına vakfedilmesini Sultan Gazi Abdülmecid Han’ın oğlu, Resûlüllah’ın Halifesi ve Müminlerin Emiri olan Sultan Gazi İkinci Abdülhamid Han, Kerîm olan Allah’ın rızasını talep ederek emretti. Allah onun ömrünü uzun, nusret ve tevfîk ile hilafetini devamlı eylesin, 1313.”
Mühür sayfasından sonra Şeyh Hassûne en-Nevâvî Efendi’nin yazdığı takrir başlar, bunun bittiği sayfanın alt kısmına Şeyh Süleyman el-Abd’in tarih kasidesi konulmuştur. Sonra sırasıyla fihrist, hata-savâb cetveli, Bulak Matbaası musahhihlerinin yazdığı Mukaddime kısmı gelir. Bunu müteakip esas esere giriş yapılır. Eserin baştan sona bütün sayfalarının üstüne, sağa “vakfün lillâhi te‘âlâ” (Allah rızası için vakıftır), sola “lâ yübâ‘u velâ yüşrâ velâ yürhenü” (alınıp, satılamaz ve rehin verilemez) ifadeleri yazılmıştır.

Hülasa
Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en muteber kitap olarak kabul edilen Sahih-i Buhârî’yi Mısır’da Bulak Matbaası’nda bastırıp vakıf olarak dağıttırması, onun büyük dinî hizmetlerinden biridir. Sultaniye Nüshası olarak da anılan baskının, bugün tahkik/edisyon kritik dediğimiz usule son derece riayet edilerek Yûnînî nüshası esas alınmak ve sair nüsha farkları gösterilmek suretiyle yapılması en büyük meziyetidir. Bununla beraber büyük ebatta son derece nefis bir baskıya sahip olması da onu değerli kılmaktadır.
Nisan 1894’te başlayan baskı faaliyeti, Ağustos 1895’te (1311-1313) tamamlanmıştır. Eserden toplam 2000 adet basılmıştır. Bunun 1500 adedi İstanbul’a gönderilmiş, 500 adedi Mısır’da kalmıştır. Sonradan yapılan talep üzerine Mısır’a 200 nüsha daha yollanmıştır.
Dini bütün bir mümin ve samimi bir Müslüman olup Sahih-i Buhârî’yi elinden düşürmediği de tarihen sabit olan padişahın, eseri bastırıp hediye olarak dağıttırmış olmasını, bazı tarihçi ve araştırmacıların “politik bir davranış ve dünyevî maksatlara erişme vasıtası” olarak görmesi, abesle iştigalden başka bir şey değildir. ıı

“Hep Buhârî Okudum…”
Doktoru Âtıf Hüseyin Bey’in günlüğüne göre sultanın, Buhârî-i Şerif’i tabiri caizse elinden düşürmediği anlaşılıyor. Padişah vefatından kısa bir süre önce doktoruna şunları anlatmış: “Memleketin selameti, millet-i İslâmiye’nin bu beladan kurtulması için dua ediyorum. Hastalığım iyi olsun yine Buhârî’ye başlayacağım. Çanakkale harbinde hep Buhârî okudum. Cenab-ı Hak o vakit bizi himaye ve sıyânet etti. Yine eder.”
(Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri, Hususi Doktoru Atıf Hüseyin Bey’in Hatıratı (haz. M. Metin Hülagü), İstanbul 2003, s. 338)

Sünnete Bağlılığın Tezahürü: BUHÂRÎHÂNLIK
Asr-ı Saadet’te Ashab-ı Suffe’nin Mescid-i Nebevî’de ilim tahsil etmesi, sonraki devirlerde tarih sahnesine çıkan İslâm devletlerinde bir geleneğin devam etmesini sağlamıştı. Bu gelenek, mescidlerde ilim halkalarının kurulmasıydı. Böyle bir uygulama, medrese eğitiminin halka da yansıması mahiyetindeydi ve bu sayede toplumda, ilmî konulara dair ciddî bir birikim meydana geliyor, ana ve berrak kaynağın bulanmasına fırsat verilmiyordu.
Osmanlı âlimlerinin ve halkın, ilme verdikleri önemi de gösterir şekilde “Buhârî-i Şerîf” diye andığı Câmiu’s-Sahih, devletin ilk yıllarından itibaren önce medreselerin, ardından da mescid, cami, tekke, türbe gibi dinî mekânların vazgeçilmez kitabı olmuştu. Buhârî-i Şerîf okuyan/okutan kimselere Buhârîhân denilirdi ki bu kişilerin “dersiâm” olması şarttı. Bilindiği üzre dersiâm olabilmek; hayli zorlu ve uzun bir medrese tahsiliyle ve yapılacak imtihanlarda kazanılacak muvaffakiyetle mümkündü. Dersiâmlar, esasında müderrislik yapmaktayken ayrıca mescid ve camilerde halka Buhârî-i Şerîf okurlardı. Bu sayede halkın, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sünnet-i seniyyesine olan bağlılığı perçinlenmiş oluyordu.
Sahih-i Buhârî, her şeyden önce sahih bir hadîs-i şerîf kitabı olarak medrese talebelerine okutulmuştur. Tekkelerde, türbelerde teberrüken ve tabiî afet, savaş gibi sıkıntılı zamanlarda ise manen istimdad niyetiyle okunmuş, hatta zamanla bu usul devlet nezdinde de önem kazanmıştı. Buna güzel bir misal olarak, 1798 tarihli, Napolyon Mısır’a taarruz ettiği sene Sultan Üçüncü Selim Han’a arz edilen bir vesikayı verebiliriz:
“Efendim, padişahım. Düşmanın şerrini def ve memleketimizi muhafaza etmek ve birtakım işlerin gerçekleşebilmesinde Cenab-ı Hakk’ın nusret ve yardımı, sadece zahirî sebeplere teşebbüsle müyesser olmayıp manevî tedbirlere de tevessül etmelidir. Okunacak Kur’ân-ı Kerîmler ve hadîs-i şerîfler, kesilecek kurbanlar, verilecek sadakalarda çok fayda ve tesir vardır. Nice zor işler bu yola müracaatla kolaylıkla hallolur…
“Bugün inziva ehlinden bir zat gelip, ‘Böyle vakitlerde Buhârî-i Şerîf okunmasında çok fayda vardır. Okuyabilecek salih kimselerden birkaçı bir araya gelip, Ordu-yı Hümâyûn’un muzaffer olması ve düşmanın kahrolması için halis niyetle okumaları vacip mesabesinde oldu, ihmal edilmesin. Bundan başka, on adet de kurban kestirilsin… Mana (rüya) âleminde bunları size bildirmeye memur oldum.’ diye haber verdi… Biz dahi bir vakit Enderun-ı Hümâyûn’da hazine kethüdası iken saray-ı hümâyûn hocaları ve birkaç nefer toplanıp Medine-i Münevvere’den gelen Tayyibzade Efendi ile Buhârî-i Şerîf’i on günde okuyup hatmetmiştik. Ol vakit pek çok faydası görülmüştü…”
Sultan Üçüncü Selim’in bu arza cevabı şöyle olmuştu:
“Kaymakam paşa, Cenab-ı Allah Hazretleri kabul eylesin, pek münasip. Enderun hocalarına haber verilsin, ne gün münasip ise gelip okusunlar. Hırka-i Şerif odasında Sahih-i Buhârî var imiş…”
Sefere çıkan ordunun muzaffer olması için sarayda yahut muhtelif mescid ve camilerde Buhârî-i Şerîf hatimleri yapıldığı gibi, bizzat orduyla beraber sefere katılmış, Buharîhanlıkla vazifeli kimseler de vardı.
Sultan Birinci Mahmud, Buhârî-i Şerîf hatmi konusuna çok ehemmiyet vermişti. Ayasofya Camii’nde kurduğu büyük kütüphanenin açılış merasiminde Buhârî-i Şerîf hatmedilip duası yapılmış, padişahın da hazır bulunduğu bu merasimde açılış dersi olarak tefsir ve hadîs-i şerîf dersleri okunmuştu. Bundan on sene sonra kurduğu Fatih Kütüphanesi’nde de keza Buhârî hatimlerinin yapılmasını emretmişti. Hatta Fatih Camii’nde hatim için hususî bir kısım hazırlatmış, ayda bir Buhârî hatmi yapılmak üzere vazifeliler tayin etmişti. Sultanın kendisi de hatimlere ve duasına iştirak edermiş.
(Mustafa Celil Altuntaş, “Osmanlı İlim Geleneğinde Buharihanlık”, Hadis Tetkikleri Dergisi (HTD), VIII/1, 2010, s.33-67’den özetlenmiştir.)

  • Related Posts

    Tuna’nın İzinde: Medeniyetleri Birleştiren Nehir

    Tuna Nehri, kültür ve medeniyet tarihimize ait sayısız eseri barındıran geniş bir coğrafyayı birbirine bağlayan önemli bir damardır. Ne anlatıyor? Bizi Instagram’da Takip Et @gebzegazetecom 🔔 Misâl-i cennettir evvel baharı…

    Devamını Oku

    MODERN İPEK YOLU TURU’NDA BELGESEL TADINDA GAZETECİLİK HATIRALARIM

    (21 Nisan – 5 Mayıs 2017, İsmail Kahraman’ın Modern İpek Yolu Turu ile ilgili yazdığı makale) Bizi Instagram’da Takip Et @gebzegazetecom 🔔 https://www.gebzegazetesi.com/gundem/tarihi-ipek-yolu-turizme-aciliyor-h17788.html İpek Yolu Kervanı Azerbaycan’da Türkçe Konuşan Ülkeler…

    Devamını Oku

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Yazar : İsmail Kahraman

    Tuna’nın İzinde: Medeniyetleri Birleştiren Nehir

    Tuna’nın İzinde: Medeniyetleri Birleştiren Nehir

    MODERN İPEK YOLU TURU’NDA BELGESEL TADINDA GAZETECİLİK HATIRALARIM

    Yunanistan’da Türk-İslam Medeniyeti

    Yunanistan’da Türk-İslam Medeniyeti

    Harşit ve Kop Dağları’nın Tarihi Önemi

    Harşit ve Kop Dağları’nın Tarihi Önemi

    İhsan Dede’den İlhami Aktaş’a: Valilerle Gazetecilik Hatıralarım

    İhsan Dede’den İlhami Aktaş’a: Valilerle Gazetecilik Hatıralarım

    22 Gün 22 Gece: Dirilişin Adı Sakarya

    22 Gün 22 Gece: Dirilişin Adı Sakarya

    Kitapların izinde Kocaeli’yi adım adım keşfettiler

    Kitapların izinde Kocaeli’yi adım adım keşfettiler

    Anadolu: Medeniyetlerin İzinde Eşsiz Bir Yolculuk

    Anadolu: Medeniyetlerin İzinde Eşsiz Bir Yolculuk

    Darıca’da kitap yolculuğu başladı

    Darıca’da kitap yolculuğu başladı

    Marka Şehir KOCAELİ – Tarih Kültür ve Turizm Rehberi kitabı

    Marka Şehir KOCAELİ – Tarih Kültür ve Turizm Rehberi kitabı

    Kocaeli’nin Sanayi ve Kültür Mirası Sanayi Tarihine Işık Tutuyor

    Kocaeli’nin Sanayi ve Kültür Mirası Sanayi Tarihine Işık Tutuyor