Bir Medeniyetin İzinde: Fikrî Yolculuğum ve Hocalarım

Bir Vefa ve Hatıra Yazısı…

Bir Yol, Bir Rehberlik: Fikrî Yolculuğum ve Hocalarım… 

İnsan hayatında bazı karşılaşmalar vardır ki, zaman geçse de unutulmaz; aksine yıllar geçtikçe anlamı daha da derinleşir. Özellikle ilim ve fikir dünyasının önemli tanışmak, onların sohbet halkasında bulunmak ve çalışmalarına yakından tanıklık etmek bir insan için nadir karşılaşılabilecek bir imkândır. Böyle şahsiyetler yalnızca bilgi aktaran hocalar değil; aynı zamanda ufuk açan, yol gösteren ve insanın düşünce dünyasında kalıcı izler bırakan rehberlerdir.

Benim hayatımda da yolu büyük ilim ve fikir insanlarıyla kesişen böyle müstesna dönemler oldu. Türk akademik hayatında derin izler bırakmış olan bu değerli şahsiyetler yalnızca kendi alanlarında önemli eserler vermiş bilim insanları değildi. Onların her biri aynı zamanda birer aksiyon adamı fikir önderi ve derinlik sahibi şahsiyetlerdi. İlmi yalnızca kitap sayfalarında bırakmayan, onu hayatın içine taşıyan ve topluma yön veren bir anlayışın temsilcileriydiler.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Coşkun Çakır, Prof. Dr. Nurhan Atasoy, Prof. Dr. Metin Sözen, gibi Türk ilim hayatının seçkin temsilcileriyle tanışma fırsatı bulmak, onların yürüttükleri çalışmalarda zaman zaman gönüllü olarak yer almak ve kendilerinden istifade etmek benim için büyük bir şanstı. Bu büyük hocaların her biri, yalnızca akademik çalışmalarıyla değil; fikirleri, projeleri, yetiştirdikleri öğrencileri ve ortaya koydukları idealist duruşla da Türk düşünce ve kültür hayatında kalıcı izler bırakmışlardır. Bu yazının amacı, hayatımın farklı dönemlerinde tanıma ve birlikte çalışma fırsatı bulduğum bu kıymetli hocaları bir nebze olsun anmak, hatıralarını yaşatmak ve kendilerine duyduğum vefa duygusunu ifade edebilmektir. Her biri için kaleme alınacak ayrı yazılar aracılığıyla hem şahsi hatıralarımı paylaşmayı hem de onların Türk akademi ve düşünce hayatına yaptıkları katkıları hatırlatmayı arzu ediyorum. İnanıyorum ki insanların hatıralarını yaşatmak, yalnızca geçmişe duyulan bir saygı değil; aynı zamanda gelecek nesillere bırakılan en değerli miraslardan biridir.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, insanın hayatındaki en büyük zenginliklerden biri büyük eserler bırakmak değil; insanların yanında yürüyebilmiş olmaktır.” Ve bugün anlıyorum ki; bu yol yalnızca benim yolum değil, bir medeniyetin hafızasını taşıyanların yoludur.” İnsan hayatında asıl kıymetli olan, yalnızca büyük işler yapmak değildir. Asıl kıymetli olan; yanında yürüyebilmek, onların izini sürebilmek ve onların taşıdığı yükten bir parça olsun omuzlayabilmektir. Benim için bu yolculuk; bir meslek edinme hikâyesi değil, bir kimlik inşası sürecidir. Tanıdığım her hoca, bana yalnızca bilgi öğretmedi; nasıl düşünmem gerektiğini, nasıl durmam gerektiğini ve en önemlisi neyin tarafında olmam gerektiğini öğretti.

Köklerin İzinde Başlayan Bir Yolculuk

Benim öğrenme yolculuğum devam ediyor. Bu yolculuğun, hocalarımla geçen kısmını anlatmaya çalışırken hayat akıp gidiyor. İnsan, bir yandan farklı meşguliyetlerin içinde savrulurken; diğer yandan kendi köklerini, nereden geldiğini ve neyin mirasçısı olduğunu merak etmeye başlıyor.

Ben de bu merakın izinde yürüdüm.

İstanbul’da büyümüş olsam da Tokat’ı, Reşadiye’yi ve özellikle Cimitekke’yi anlatmadan geçmem mümkün değil. Çünkü anlatmak; ancak bilmekle, anlamakla ve idrak etmekle mümkündür. Benim yolculuğum da tam olarak böyle başladı: öğrenmek, anlamak ve anlatmak…

Cimitekke ve Reşadiye, benim için sadece bir coğrafya değil; bir sevdanın, bir aidiyetin ve bir hafızanın kaynağıdır.

Dedem, ilk torunu olmam sebebiyle her yaz beni köye çağırırdı. Bu yüzden çocukluğumun en kıymetli zamanları Cimitekke’de geçti.

Reşadiye çarşısında bana “Kimin nesisin?” diye sorulduğunda, “Cimili Delimemüğün Aziz’in torunuyum” dediğimde gördüğüm itibar, çocuk aklımla beni hayrete düşürürdü.

O zaman anlamazdım…
Çok sonraları anladım.

Dedemin büyüklüğünü…

Yiğit bir adamdı.
Mert bir adamdı.
Hani derler ya, “Dağ gibi…”
Gerçekten dağ gibiydi benim dedem.
O, benim kahramanımdı.
Mekânı cennet olsun…

Cimi Tekke- Cimi Dede ve Bir Vakıf Medeniyeti

Bir milletin gerçek tarihi; yalnızca savaşlarla, fetihlerle ve hükümdarlarla yazılmaz. Asıl tarih; görünmeyen ellerle kurulan, sessizce büyüyen ve asırlar boyunca insanı yaşatan müesseselerde saklıdır.

Vakıflar…Bir medeniyetin kalbidir. Toprağı yurt yapan, insanı insanla buluşturan, zamanı aşarak geleceğe ulaşan en büyük irade…

Türk-İslam medeniyeti, kılıçla fethettiği coğrafyaları vakıfla vatan kılmıştır. Bir çeşme ile susuzluğu, bir tekke ile yalnızlığı, bir zaviye ile sahipsizliği ortadan kaldırmıştır. Ve böylece şehirler kurulmuş, yollar açılmış, gönüller imar edilmiştir.

Bu büyük yürüyüşte bazı isimler vardır ki; onlar yalnız yaşadıkları çağın değil, kendilerinden sonra gelen asırların da kurucu ruhu olmuştur.
Onlar ne yalnızca bir derviş ne sadece bir âlim ne de sadece bir öncüdür…
Onlar birer medeniyet taşıyıcısıdır.

Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan o büyük yürüyüşün, bir irfan ocağına dönüşen hikâyesi…
Bir köyün değil, bir ruhun kuruluşu…
Bir tekkenin değil, bir medeniyet anlayışının inşası…

Cimi Tekke…Ve onun kurucu iradesi: Cimi Dede.

Bu satırlar; yalnızca bir şahsiyeti anlatmak için değil, yedi asırdır kesintisiz yaşayan bir vakıf geleneğini anlamak, bir milletin köklerine dokunmak ve geçmişten geleceğe uzanan o büyük sürekliliği idrak etmek için kaleme alınmıştır.

Çünkü bazı hikâyeler vardır ki; anlatıldığında değil, anlaşıldığında kıymet kazanır…

Anlatmak; bilmekle, anlamakla ve idrak etmekle başlar.
Bu idrakin rehberliğinde, uzun yıllar boyunca vakıf tarihi üzerine arşivlerden malzemeler topladım. Bu çalışmalar kimi zaman bir belgeye, kimi zaman bir makaleye, kimi zaman ise bir kitaba dönüştü.

Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Osmanlı Arşivi, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivlerinde gerçekleştirdiğim araştırmalar sırasında; memleketim Tokat’ın Reşadiye ilçesi ve bilhassa Cimi Tekke ile Cimi Dede hakkında karşılaştığım vakfiyeler, dikkatimi derinleştiren ve araştırmalarımı yoğunlaştıran en önemli kaynaklar oldu.

Bu çalışmalar neticesinde ulaştığım bulgular, aile köklerimizde bilinen en eski şahsiyet olan Cimi Dede’nin; Türkistan’dan Anadolu’ya göç ederek Tokat’ın Reşadiye ilçesinde kendi adıyla anılan Cimi Tekke köyünü kurduğunu göstermektedir.

Cimi Tekke ve Cimi Dede Zaviyesi, yalnızca bir dinî yapı olmanın ötesinde; bölgenin iskânında, sosyal organizasyonunda ve kültürel dönüşümünde belirleyici rol oynamış bir merkezdir.

Cimi Dede, burada kurduğu tekke ve zaviye ile sadece bir yerleşim inşa etmemiş; aynı zamanda bir irfan merkezi, bir hizmet ocağı ve köklü bir vakıf geleneği tesis etmiştir.

Bu yönüyle Cimi Dede; yalnızca bir tasavvuf ehli değil, aynı zamanda bir iskân öncüsü ve toplumsal bir lider olarak karşımıza çıkmaktadır.

Cimi Dede Vakfı’na dair elimizde bulunan en eski belge, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde yer alan Hicrî 814 yılı Recep ayına (Miladî Ekim 1411) ait vakfiyedir.

Söz konusu vakfiyede Cimi Dede; “kutbü’l-meşâyih”, “telkin ve irşad sahibi”, “tevhid ehlinin rehberi” gibi son derece yüksek manevî unvanlarla anılmakta; vakfın, oğlu Şeyh Ali’nin neslinden gelenlere tahsis edildiği açıkça belirtilmektedir.

Vakfiyelerde yer alan “kutbü’l-meşâyih”, “kutbü’l-aktâb” ve “irşad sahibi” gibi ifadeler, Cimi Dede’nin yaşadığı dönemde yalnızca yerel değil, bölgesel ölçekte de güçlü bir manevî otoriteye sahip olduğunu göstermektedir.
Bu unvanlar aynı zamanda, Cimitekke Zaviyesi’nin bir irşad merkezi olarak geniş bir etki alanına sahip bulunduğunu da ortaya koymaktadır.

Söz konusu vakfiye, Hacıemiroğulları Beyliği hükümdarı Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey’in kızı Esleme Hatun tarafından tesis edilmiş; Cimitekke Zaviyesi’ne Reşadiye ve çevresindeki bazı köyler vakfedilmiştir.

Vakfiye kayıtları, Cimi Dede ve oğlu Şeyh Ali’nin 14. yüzyılın sonları ile 15. yüzyılın başlarında bu bölgede aktif olarak yaşadıklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu tarihî gerçek bize şunu göstermektedir: Cimi Tekke’de yaklaşık yedi asırdır kesintisiz devam eden bir vakıf medeniyeti yaşamaktadır.

“Bu kökler üzerinde şekillenen hayatım, zamanla beni İstanbul’un en önemli fikrî merkezlerinden biri olan Beyazıt’a taşıdı.”

Fikrî Yolculuğun Başladığı Yer: Beyazıt ve Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı

Hayatımda tanıma bahtiyarlığına eriştiğim hocaların düşünce dünyam üzerindeki etkisi elbette çok büyüktür. Ancak zamanla fark ettim ki insanın fikrî dünyasını şekillendiren yalnızca karşılaştığı şahsiyetler değildir; aynı zamanda o şahsiyetlerle tanışmasına vesile olan mekânlar, ortamlar ve sohbet halkalarıdır. Benim için de böyle bir ortamın adı Beyazıt’tı.

1990’lı yıllarda Beyazıt Meydanı, Sahaflar Çarşısı ve Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı arasında kurulan görünmez bir kültür hattı vardı. Bu üçgen yalnızca bir mekânlar bütünü değil; aynı zamanda bir fikir dünyasının kalbiydi. İstanbul Üniversitesi’nin kapısından çıkan gençler, sahafların eski kitap kokan rafları arasında dolaşır, ardından Beyaz Saray Kitapçılar koridorlarına Çarşısı’nın yönelirdi. dar Sahaflar geçmişin hafızasını taşırdı; Beyaz Saray ise gençliğin mektebi gibiydi. Kitapların arasında yapılan sohbetler, tartışmalar ve tanışmalar birçok gencin düşünce dünyasında yeni ufuklar açardı.

Ben de o yıllarda Beyazıt’ta deri konfeksiyon işinde çalışıyordum. Henüz çok genç yaşta, on dört yaşında çalışma hayatına başlamıştım. Mesleğim, Ahilerin piri olarak bilinen Hace Nasrettin el Hoyi (Ahi Evran) ile aynı meslekten debbağlık – dericilik mesleğiydi. Gün boyu çalışır, fırsat buldukça kendimi Beyazıt’ın kitap dünyasının içinde bulurdum.

Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı o yıllarda adeta bir ilim yuvası, bir fikir ocağı, bir açık üniversite gibiydi. Öğrenciler, akademisyenler, yayıncılar, kitap meraklıları ve dönemin önemli yazarları burada bir araya gelirdi. Kitap raflarının arasında yalnızca kitaplar değil, fikirler dolaşırdı.

Benim için bu dünyanın kapısı Latif ağabeyin Kamer Yayınları dükkânında açıldı. İlhan Bahar, Gökhan Yılmaz ağabey ve Erol Cihangir ağabey gibi değerli insanlarla da burada tanıştım. Cumartesi günleri yarım gün çalışırdık. İşten çıkar çıkmaz soluğu Kamer Yayınları’nda alır, yapılan sohbetleri büyük bir heyecanla dinlerdim.

O küçük dükkânda yalnızca kitaplardan söz edilmezdi. Tarih konuşulur, Türk kültürü konuşulur, Türk dünyası konuşulurdu. İşte o sohbetlerde kitabı sevmeyi, okumayı sevmeyi, Türk kültürünü ve Türk dünyasını tanımayı öğrendim. Belki de en önemlisi, o yıllarda zihnimde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan Türk Dünyası ve Turan idealinin ilk tohumları o sohbetlerde atıldı. Hafta sonları ise Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısına, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın programlarına veya Aydınlar Ocağı’nın toplantılarına katılırdım. İşte o yıllarda kitabı, tarihi, Türk kültürünü ve Türk Dünyasını sevmeyi öğrendim. İşte daha sonra hayatımda önemli yer tutacak olan hocalarla tanışmamın ve onların fikirlerinden istifade etmemin yolu da bu fikrî atmosferin içinde açıldı.

Gençliğimin ve Kavgamın Mekânı: Beyazıt

Çocukluğum İstanbul’un Kadırga semtinde geçti; gençliğim ise Beyazıt’ta şekillendi. Ortaokul çağlarında çalışma hayatına başladım. Beyazıt’ta deri konfeksiyon işinde çalışıyordum. Bu yaşlarda kendi paramı kazanmaya başlayınca okuldan bir süre uzak kaldım. Ancak babam eğitimimi bırakmamı hiç istemezdi. Her yıl beni açık öğretim kayıtlarına yazdırırdı. Böylece hem çalıştım hem de orta ve lise öğretimimi bu şekilde tamamladım.

Babam Marmara Üniversitesi’nin Beyazıt’taki kampüsünde öğrenci işlerinde çalışıyordu. Ancak öğle yemeklerini çoğu zaman İstanbul Üniversitesi’nin Profesörler Evi’nde yerdi. Ben de zaman zaman onu görmek için İstanbul Üniversitesi’ne giderdim. Bu yüzden İstanbul Üniversitesi benim için yabancı bir yer değildi. Hatta üniversitede çalışan tanıdıklarımız ve akrabalarımız da vardı. Özellikle Tokat Reşadiyeli hemşerilerimizden birçok kişi burada çalışıyordu. Bazıları sezonluk işlerde çalışır, kış aylarında üniversitenin yatakhanelerinde kalırdı.

Bugün İstanbul’daki Reşadiyelilerin ve iş dünyasının önemli isimlerinden Halil Önder, Cemalettin Doğan gibi birçok kişi de o yıllarda İstanbul Üniversitesinde çalışmıştı. Yine bugün akademik kariyerlerinin zirvesinde olan Prof. Dr. Coşkun Çakır ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy gibi birçok değerli akademisyen de İstanbul Üniversitesi’nin öğrencileriydi ve sonra hocaları oldular. Bu sebeple İstanbul Üniversitesi ve çevresi bizim için adeta bir yuva gibiydi.

Beyazıt Meydanı’nın hemen yanında, halk arasında Patrona Halil Hamamı olarak da bilinen Sultan II. Bayezid Hamamı’nın yakınlarında Tokatlılar Kahvesi vardı. Bu mekân, Beyazıt’taki hemşeri buluşmalarının önemli noktalarından biriydi.

İstanbul Üniversitesi’ne ait olan bu tarihî Sultan II. Bayezid hamam, 2015 yılında Reşadiyeli Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un uzun yıllara yayılan gayretleri sayesinde Türk Hamam Kültürü Müzesi olarak yeniden hayat buldu. Aslında bu süreç çok daha eski yıllara dayanıyordu. Nurhan Atasoy, 1964 yılından itibaren hamamın korunması için mücadele etmiş; yapının üniversite himayesine alınmasını sağlamış ve 2010–2015 yılları arasında gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sonucunda yapı müze olarak açılmıştı. Bu gelişme tarihî süreklilik açısından oldukça anlamlıdır. XVIII. yüzyılda bir Reşadiyeli sadrazam olan Seyyid Hasan Paşa’nın hamam kurumu üzerinden başlattığı dönüşüm, XXI. yüzyılda yine Reşadiyeli bir bilim insanı olan Prof. Dr. Nurhan Atasoy tarafından aynı mekânın kültürel miras olarak ihya edilmesiyle adeta tamamlanmıştır.

Reşadiyelilerin İstanbul’un merkezinde yerleşmesinin öncülerinden biri de yine Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’dır. Hasan Paşa, II. Bayezid Hamamı’nın iki yanında bulunan arsaları satın alarak bir tarafta Hasan Paşa Hanı’nı, diğer tarafta ise medrese, sebil, çeşme ve sıbyan mektebinden oluşan bir külliye inşa ettirmiştir. (1745). Bugün Hasan Paşa Külliyesi’nin yapıları İstanbul Üniversitesi bünyesinde Türkiyat Enstitüsü ve Avrasya Enstitüsü olarak kullanılmaktadır.

Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın hayatı yalnızca bir devlet adamının yükseliş hikâyesi değildir. Onun şahsında, Anadolu’dan gelen bir gencin Osmanlı yönetim sisteminde zirveye ulaşması; elde ettiği nüfuzu hemşerilerinin ekonomik hayata katılımını desteklemek için kullanması söz konusudur. İstanbul’da hamamcılık ve simitçilik mesleklerinin Tokat Reşadiyelilerle özdeşleşmesinde de onun rolü önemli olmuştur.

Bugün İstanbul’da hamamcılıkla ve simitçilikle anılan Tokat Reşadiyelilerin tarihsel arka planında yalnızca Patrona Halil İsyanı sonrası alınan idarî tedbirler değil, aynı zamanda bu süreçte etkili olan Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın iradesi ve girişimleri de bulunmaktadır. Bu konu başlı başına ayrı bir araştırmanın konusu olacak kadar geniştir; burada yalnızca kısaca değinmekle yetiniyoruz.

Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın hayatı yalnızca bir devlet adamının yükseliş hikâyesi değildir. Onun şahsında, Anadolu’dan gelen bir gencin Osmanlı yönetim sisteminde zirveye ulaşması; elde ettiği nüfuzu hemşerilerinin ekonomik hayata katılımı için kullanması; hamam ve simitçilik gibi mesleklerin Tokat Reşadiyelilerle özdeşleşmesinde belirleyici rol oynaması söz konusudur. Bugün İstanbul’da hamamcılıkla ve simitçilikle anılan Tokat Reşadiyelilerin tarihsel arka planında, Patrona Halil İsyanı sonrası alınan idarî tedbirler kadar, bu tedbirlerin uygulanmasında etkili olan Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın iradesi ve teşebbüsleri bulunmaktadır. Bu bakımdan daha 18. Yüzyılda Reşadiyelileri meslek sahibi, hamamcı ve simitçi esnafı yapan tarihsel sürecin merkezinde, Sadrazam Seyyid Hasan Paşa yer almaktadır.

“Beyazıt’ta şekillenen bu fikrî zemin, zamanla sahada karşılık bulmaya başladı.” 

İstanbul ’da Hemşeri Dayanışması 

Yirmili yaşlarıma geldiğimde yolum bu kez İstanbul’da yaşayan Reşadiyeli hemşerilerimizle kesişti. Önce Reşadiye Spor Kulübü, ardından Reşadiye Vakfı, Reşadiye’m Dergisi ve Reşadiye İş Eğitim ve Dayanışma Derneği (REŞİAD) gibi birçok sivil toplum teşkilatının kuruluşunda ve yönetiminde yer aldım.

Reşadiye Spor Kulübü’nde Zekeriya Yılmaz, Bayram Güvercin, Ömer Sırakaya, Ahmet Erdem, Dursun Mısırlı, Cevdet Civelek ve Celal Kılıç gibi birçok değerli hemşerimizle birlikte çalıştık.

Reşadiye Vakfı’nda rahmetli Yücel Üstündağ ağabeyimiz ve bugün hâlâ bayrağı taşıyan İbrahim Kurt başta olmak üzere birçok kıymetli hemşerimizle memleketimiz için güzel işler yapmaya gayret ettik.

Reşadiye’m Dergisinde ilk yazım

Gazetecilik ve yazı hayatına ilk adımımı da yine bu dönemde attım. Reşadiye’m Dergisini Bayram Güvercin ve Zekeriya Yılmaz ile birlikte çıkardık ve ilk yazımı da bu dergide yayımladım.

Yaklaşık 25 yıl önce, Bayram Güvercin’in imtiyaz sahibi, Zekeriya Yılmaz’ın Genel Yayın Yönetmeni olduğu ve benim de Genel Koordinatörlüğünü yürüttüğüm Reşadiye’m Dergisi yayın hayatına başladı.

Dergi kısa sürede İstanbul’daki Reşadiyelilerin buluşma noktası, sesi ve sözü haline geldi. Bugün Tokat Kültür Haber Dergisi ve Tokat Gündem Gazetesi adıyla yayın hayatına devam eden bu yayın organı, memleketine ve insanlarına sevdalı kadrosuyla çeyrek asra yaklaşan yayın hayatında tarafsız, ilkeli ve bağımsız yayıncılığıyla kamuoyunun takdirini kazanmıştır.

Benim “Genel Koordinatördüm” dediğime bakmayın; muhabirlikten yazarlığa kadar birçok işi birlikte yürütüyorduk. Aslında ekip dediğimiz şey üç kişiydik: Bayram Güvercin, Zekeriya Yılmaz ve ben. Reşadiye’nin gidilmedik köyü, katılmadık festivali neredeyse kalmamıştı. Yazımda kullanmak üzere arşivimi karıştırırken derginin ilk ödül töreni gecesine ait bazı fotoğrafları buldum. Fotoğraf o sıralar Reşadiyelilerin buluşma mekanlarından Sedir Sofrasında bir toplantıdan sonra çekildi.

REŞİAD

Reşadiye İş Eğitim ve Dayanışma Derneği (REŞİAD) çalışmalarında da aktif olarak yer aldım. Dernek bünyesinde Mehmet Önder, Halil Önder, Coşkun Çakır, Nail Yılmaz, Sebahattin Bayram, Selahattin Bayram Hasan Avşar ve Cevdet Civelek, Durmuş Yıldırım, Osman Ertaş gibi birçok değerli iş insanı bulunuyordu.

Dernek için bir firma kataloğu hazırladım. 1998 yılında İstanbul’da faaliyet gösteren yüzlerce Reşadiyeli iş insanını tek tek ziyaret ettim. O yıllarda internet ve sosyal medya yoktu. Kapı kapı dolaşarak fotoğraflar çektim, yaptıkları işleri dinledim ve birçok firmanın kurumsal kimliğini, logolarını ve firma profillerini hazırladım.

REŞİAD’ın öncülüğünde kurulan Reşadiye Süt Fabrikası RESÜT fabrikasının kuruluş sürecine de yakından tanıklık ettim.

MÇP’den MHP’ye Teşkilat…

Hemşeri dernekleri ve vakıflarının yanı sıra siyasi faaliyetlerin de içinde yer aldım. Ülkücü hareketle ilk tanışmam, o dönemde (MÇP) Milliyetçi Çalışma Partisinin Laleli’deki İstanbul İl Teşkilatı’nda oldu. Beyazıt’tan Esenler’e eve dönerken Laleli’ye doğru yürür, binanın üzerinde yer alan hilal etrafında dokuz yıldızlı amblemi görürdüm. Bir gün merak edip içeri girdim. Teşkilatı açıp kapatan idare amiri Murat Kaynak ile tanıştım. O dönemde MÇP İstanbul İl Başkanı Dr. Selim Kaptanoğlu idi. (MÇP) İstanbul İl Teşkilatına gidip gelmeye başladım.

Cennet Mekân Başbuğumuz Alparslan Türkeş’i de burada gördüm tanıdım. O gün başlayan teşkilat ruhu hayatım boyunca hiç bitmedi. Daha sonra Esenler ilçe olunca Ülkü Ocakları kuruldu ve ben de Ocakta görev aldım. Ardından Esenler İlçe Teşkilatı’nda Ertuğrul Çakır Başkanın yönetiminde görev yaptım. Ülkücü şuurla teşkilatta davaya hizmet etme fırsatı buldum.

Daha Sonraları 2010 lu yıllarda İstanbul İl Başkanı Abdurrahman Başkan’ın Yönetiminde İstanbul İl Teşkilatında Ülkücü şuurla teşkilatta davaya hizmet etme fırsatı buldum.

Yapılan son iki Milletvekili seçimlerinde teşkilata adaylık müracaatında bulundum. Bu süreçlerde Genel Başkanımız, Bilge Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin elini öperek hayır duasını almak; benim için yalnızca bir anı değil, bir ömür taşıyacağım bir sorumluluktur. Bu şuurla, son iki seçimde milletvekili aday adaylığı müracaatında bulunarak ülküme ve davamıza hizmet etme kararlılığımı ortaya koydum.

 

Bir Yol, Bir Rehberlik: Fikrî Yolculuğum ve Hocalarım

Bir Vefa ve Hatıra Yazısı

İnsan hayatında bazı karşılaşmalar vardır ki, aradan yıllar geçse de unutulmaz; bilakis zaman ilerledikçe anlamı derinleşir, değeri artar. Hele ki bu karşılaşmalar ilim ve fikir dünyasının büyük isimleriyle olmuşsa, insanın hayatında silinmez izler bırakır. Onların sohbet halkasında bulunmak, düşünce dünyalarına tanıklık etmek ve çalışmalarına yakından şahit olmak, her insana nasip olmayacak kadar özel bir bahtiyarlıktır. Bu şahsiyetler yalnızca bilgi aktaran hocalar değildir. Onlar; ufuk açan, yön veren, insanın zihnini ve kalbini inşa eden rehberlerdir. İlmi kuru bir bilgi olarak değil; hayata yön veren bir irfan olarak yaşayan ve yaşatan insanlardır.

Benim hayatımda da böyle müstesna isimlerle yollarımın kesiştiği dönemler oldu. Türk akademik ve fikir hayatında derin izler bırakmış bu kıymetli hocalar; sadece kendi alanlarında eser veren bilim insanları değil, aynı zamanda birer dava adamı, birer fikir önderi ve adeta medeniyet taşıyıcısıydılar.

Nevzat Yalçıntaş, Turan Yazgan, Coşkun Çakır, Nurhan Atasoy, Metin Sözen hocalarımla tanışmak, onların yürüttükleri çalışmalarda zaman zaman yer almak ve fikirlerinden istifade etmek benim için tarif edilemez bir kazanç oldu.

Bu yazının amacı; hayatımın farklı dönemlerinde tanıma ve birlikte çalışma imkânı bulduğum bir nesli yetiştiren bu değerli hocaları bir nebze olsun anmak, hatıralarını yaşatmak ve kendilerine duyduğum vefa duygusunu ifade etmektir. Her biri için kaleme alınacak yazılarla hem şahsi hatıralarımı paylaşmayı hem de onların Türk düşünce ve kültür hayatına yaptığı katkıları hatırlatmayı arzu ediyorum.

Medeniyetimizin Kökleri: Kadim Zamanlarda Eğitim Anlayışı

Bugün geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum ki; insanın hayatındaki en büyük zenginlik, büyük eserler bırakmak kadar, hatta belki ondan da önce, yanında yürüyebilmiş olmaktır. Geçmişte eğitim; sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir şahsiyet inşa süreciydi. Usta-çırak, hoca-talebe ilişkisi; ömür boyu süren bir sadakat, hürmet ve gönül bağı üzerine kuruluydu. “Meşk” geleneğiyle usta, talebesine yalnızca mesleğini değil; ahlakını, estetik anlayışını ve hayata bakışını da aktarırdı.

Manevi Bağ ve Sadakat; Hoca, talebe için sadece bir öğretici değil; bir rehber, bir rol modeldi. Talebe ise hocasına derin bir hürmetle bağlıydı.

Eğitim uzun solukluydu. Sadece bilgi değil; sabır, disiplin ve karakter inşa edilirdi. Her talebe, kendi kabiliyetine göre özel bir eğitim sürecinden geçerdi. İcazet, yalnızca bir diploma değil; ustanın talebesine verdiği bir güven ve yetkinlik belgesiydi. Aynı zamanda bir emanetti.

Usta-Çırak Münasebeti; Bu ilişki yalnızca meslek öğretmezdi, bir hayat tarzı, bir duruş ve bir ahlak inşa ederdi.

Gerçek eğitim, insan yetiştirmektir. Ve insan, en çok insandan öğrenir. Bu büyük hocalar, yalnızca bilgi üretmediler; bir nesil yetiştirdiler, bir ruh inşa ettiler ve artlarında yaşayan bir miras bıraktılar. Onları anmak, yalnızca bir vefa borcu değil; aynı zamanda o mirası geleceğe taşıma sorumluluğudur.

Çünkü inanıyorum ki: insanların hatıralarını yaşatmak, geçmişe duyulan bir saygıdan öte; geleceğe bırakılan kıymetli bir mirastır.

TÜRK DÜNYASI İÇİN GÖNÜLLÜ OLMAYA CAN ATIYORDUK

İktisat Hocası, Fikir ve Dava Adamı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocam

Bazı şahsiyetler vardır ki, onları yalnızca akademik unvanlarıyla tanımlamak mümkün değildir. Nevzat Yalçıntaş Hoca, ilmiyle olduğu kadar duruşuyla, fikriyle olduğu kadar mücadelesiyle iz bırakmış bir dava adamıydı.

Onun dünyasında iktisat, sadece rakamların ve teorilerin alanı değildi. Ekonomi; bir milletin ahlakı, kültürü ve geleceğiyle doğrudan irtibatlı bir alandı. Bu yüzden yaptığı her değerlendirme, teknik olduğu kadar vicdani ve milli bir derinlik taşırdı.

Kendisiyle yapılan sohbetler, dar bir akademik çerçeveye sığmazdı. Bir ekonomik meseleyi ele alırken sizi tarihsel köklere götürür, oradan medeniyet perspektifine ve nihayetinde geleceğe uzanan bir vizyona taşırdı. Bu yönüyle onun düşüncesi, parçalı değil bütüncül bir yapı arz ederdi.

Nevzat Yalçıntaş Hoca’nın en belirgin vasıflarından biri, fikir ile aksiyonu birleştirebilmesiydi. O, sadece düşünen ve yazan bir akademisyen değil; aynı zamanda inandığı değerler uğruna mücadele eden bir şahsiyetti. Bu yönüyle hem ilim dünyasında hem de toplum hayatında iz bırakmış nadir isimlerdendi.

Onun yanında bulunmak, yalnızca bilgi edinmek değil; aynı zamanda bir duruş, bir istikamet ve bir sorumluluk bilinci kazanmaktı.

Çünkü o, şunu çok iyi biliyordu: Bir milletin kalkınması yalnızca ekonomik büyüme ile değil; o büyümenin hangi değerler üzerine kurulduğu ile anlam kazanır.

Bazen insanın hayatında bir an gelir; bir söz, bir sohbet ya da bir toplantı bütün düşünce dünyasının yönünü değiştirir. Yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda o günün, aslında bir yolun başlangıcı olduğunu fark edersiniz. Benim için de Türk Dünyası fikriyle tanıştığım o yıllar, yalnızca bir idealin değil, aynı zamanda büyük hocalarla kurulan bir gönül bağının başlangıcı oldu. Nevzat Yalçıntaş Hoca, işte bu değerlerin taşıyıcısıydı.

26 Ocak 1993 Salı günü… Bâb-ı Âli’de, Cağaloğlu’nda Türkiye Gazetesi’nin merkezinde yapılan bir toplantı… Gündem Türk Dünyası ve “Kardeşlik Gönüllüleri” projesiydi. Türkiye Gazetesi Başyazarı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamız, Türk Dünyası için gönüllü gençleri bir araya getirmeyi amaçlayan bu projeyi başlatmıştı. Toplantıya üniversitelerde okuyan birçok genç katılmıştı. Ben henüz üniversite öğrencisi değildim; fakat o gün orada bulunmanın heyecanını yaşayanlardan biriydim.

Çağımızın adeta bir Dede Korkut’u olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamız, toplantıda Türk Dünyası’nın içinde bulunduğu durumu anlatıyordu. Onun sözleri yalnızca bir akademisyenin tespitleri değil, aynı zamanda büyük bir idealin ve tarih bilincinin ifadesiydi.

Hocamız konuşmasında şöyle diyordu: “Bugün dünyada yaklaşık iki yüz milyon Türk, on milyon kilometrekarelik geniş bir coğrafyada dağınık bir şekilde yaşamaktadır. Türk âlemini meydana getiren topluluklar uzun yıllar birbirlerinden ayrı kalmak zorunda bırakıldıkları için aralarında dil, alfabe, kültür ve anlayış farklılıkları oluşmuştur. Hatta bazı Türk toplulukları, Türk soylu ve Türk dilli oldukları hâlde Türk olduklarının farkında bile değildir. Tarih boyunca bu toplulukları egemenlikleri altında tutan güçler, onları daha kolay yönetebilmek için bölmüş, ayrı isimlerle anmış ve birlik şuurunu zayıflatmaya çalışmıştır.” 1991 yılından itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türk Dünyası için yeni bir dönem başlamıştı. Nevzat Yalçıntaş hoca; Devletlerarasında kurulan bu resmî ilişkiler elbette çok önemlidir ve zaruridir. Ancak bunlar tek başına yeterli değildir. Biz dünyadaki iki yüz milyon Türk olarak yalnızca resmî ilişkilerle yetinemeyiz. Eğer bu fırsatı değerlendiremezsek, Yüce Allah’ın önümüze koyduğu büyük tarihi imkânı kaçırmış oluruz. Bu sebeple devletlerin yaptığı çalışmaların yanında toplumların da hızla birbirine yaklaşması gerekir.”

Nevzat Yalçıntaş hocamız yalnızca bir akademisyen değildi. O, Türk Dünyası idealini hayatının merkezine koymuş bir fikir ve aksiyon adamıydı. Türk Dünyası’nın Başbuğu Alparslan Türkeş’in dava arkadaşı, Necmettin Erbakan’ın dostu Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da saygıyla andığı bir ağabeydi. Mütevazı kişiliği, güler yüzü ve nezaketiyle hafızalarımızda yer etmiş kıymetli bir insandı.

Türk Birliği idealinin bir gün hakikat olacağına olan inancım her zaman güçlü olmuştur. Ancak çağımız bize bu birliğin yolunun barışçı, demokratik ve halkların serbest iradesine dayanan bir anlayıştan geçtiğini göstermektedir. Aklın ve maneviyatın rehberliğinde gerçekleşecek bir birlik, aynı zamanda tarihimizin derinlerinden gelen bir vasiyetin de yeniden hayat bulması anlamına gelecektir.

Ben henüz on sekiz yaşındaydım. Türk Birliği ve Turan ülküsünün zihnimizde yeni yeni şekillendiği yıllardı. 1993 yılında Türkiye Gazetesi’nin öncülüğünde ve Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamızın himayesinde başlatılan Türk Dünyası Gönüllü Gençleri projesinde ve Türk Dünyası için çalışan kadroların arasında yer alma fırsatı buldum.

Bu süreçte hocamızın ilmi ve fikrî çalışmalarına da yakından tanıklık etme fırsatı buldum. TBMM Anayasa Komisyonu eski üyesi olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamızın hazırladığı Yeni Anayasa Çalışması, kendileri tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunulmuştu. Biz de bu çalışmayı esas alarak hazırladığımız metni 30 Aralık 2011 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunduk ve daha sonra hocamızın ön sözü ile kitap hâline getirerek yayımladık.

O günlerde başlayan bu yolculuk, sonraki yıllarda farklı kurum ve projelerle devam etti. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Aydınlar Ocağı ve Hoca Ahmet Yesevi Vakfı gibi birçok kurumda gönüllü çalışmalar içinde yer aldım. Zamanla bu çalışmalar daha kurumsal bir yapıya kavuştu. Türk Dünyası Kültür Sanat ve Sinema Vakfı’nı kurduk. Türkiye’den ve Türk Dünyası’ndan birçok değerli kültür insanı, sanatçı, belgeselci ve yapımcının katkılarıyla bu vakıf hayata geçti.

Hocamızın vefatından sonra da aziz hatırasını yaşatmak amacıyla 2021 yılında düzenlenen Türk Dünyası Belgesel Film Festivali Gala ve Ödül Töreninin, altıncısı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a ithaf edildi. Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu ve Türk Dünyası Kültür Sanat ve Sinema Vakfı’nın öncülüğünde gerçekleştirilen bu törende Türk Dünyası Onur Ödülü, hocamızın oğlu Prof. Dr. Murat Yalçıntaş ve torunu Mina Yalçıntaş tarafından Özbekistanlı yönetmen Karabaev Muzaffar Mukhtarovich’in çektiği “Bestekâr” filmine takdim edildi. Ayrıca hocamızın aziz hatırasını yaşatmak amacıyla, uzun yıllar yardımcılığını yapmış olan Nevzat Gökalp abi ile dostlarının yazılarından oluşan bir anı kitabı hazırladık festival gala gecesine katılan misafirlere armağan ettik.

Türk Dünyası için büyük emekler veren, ardında derin izler bırakan ve fikirleriyle bir nesle yön veren Türk Dünyası’nın Ak Sakalı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamızı, rahmetle anarken biliyorum ki, onun gönlünde taşıdığı Türk Dünyası ideali yalnızca bir fikir değildi; aynı zamanda bir gelecek tasavvuruydu. Bizlere düşen görev, onun işaret ettiği o ufku unutmamak ve o büyük ideali yaşatmaktır. Çünkü bazı insanlar bir hayat yaşar ve gider; bazıları ise bir fikir bırakır ve o fikir nesiller boyunca yaşamaya devam eder. Nevzat Yalçıntaş hocamız da ardında bıraktığı fikirleriyle, Türk Dünyası’nın gönül haritasında yaşamaya devam edecektir.

TÜRK DÜNYASI’NIN BİLGESİ: PROF. DR. TURAN YAZGAN

Türk Dünyası Ülküsünün Mimarı

Bazı insanlar bir fikri dile getirir. Bazıları ise o fikri bir ömre dönüştürür. Turan Yazgan Hoca, Türk Dünyası idealini yaşayan ve yaşatan bir ömür adamıydı.

Onun için “Türk Dünyası” bir söylem değil; tarihi, dili, kültürü ve kaderi ortak olan büyük bir coğrafyanın yeniden dirilişiydi. Bu düşünceyi yalnızca akademik bir çerçevede ele almakla kalmamış; onu kurumsallaştırmış, somutlaştırmış ve hayatın içine taşımıştır.

Yaptığı çalışmalar, masa başında kalmış teorik çabalar değil; sahaya yansıyan, insanlara dokunan ve kalıcı izler bırakan faaliyetlerdi. Bu yönüyle o, fikir ile eylemi birleştiren nadir aksiyon adamlarından biriydi.

Kendisiyle yapılan sohbetlerde en çok hissedilen şey, samimiyet ve inançtı. Anlattıkları sadece bilgi değil; aynı zamanda bir dava şuuru ve kararlılık taşırdı. Onun sözlerinde bir idealin ağırlığı, bir ömrün emeği hissedilirdi.

Turan Yazgan Hoca’nın en büyük başarısı, bir fikri anlatmak değil; o fikri insanlara benimsetmek ve yaşatmaktı. Onun yanında bulunduğunuzda, bir düşünceyi değil; bir istikameti paylaşırdınız. Bugün Türk Dünyası üzerine yapılan pek çok çalışmanın temelinde onun attığı tohumlar vardır ve o tohumlar, hâlâ büyümeye devam etmektedir.

Turan Yazgan… Bir dava adamıydı.

Kendisini Türklüğe, Türk Dünyası’na ve büyük Türk Milleti’ne vakfetmiş müstesna bir şahsiyetti. Onu tam anlamıyla anlatabilmek, birkaç cümleye sığdırabilmek mümkün değildir. Çünkü o, çocukluk yıllarından itibaren Türk olduğunun idrakine varmış; bu idraki bir şuur hâline getirerek ömrünü bu uğurda adayan bir irade insanıydı. O, yalnızca bir akademisyen değil; bir fikir adamı, bir aksiyon insanı ve bir idealin yaşayan temsilcisiydi. O gerçek bir Bozkurt’tu. O, Dede Korkut’tu. O, Turan Dede’ydi.

Turan Yazgan Hocanın Kendisini tanımış olmak ve onun açtığı yolda yürümek benim için tarifsiz bir gurur vesilesidir. 

Fikirden Aksiyona: Bir Mücadelenin Adı Turan Yazgan

Turan Yazgan Hoca, Türkçülük düşüncesine yalnızca teoride hizmet eden bir mütefekkir değildi. O, düşünceyi hayata geçiren; fikri, kuruma ve harekete dönüştüren bir öncüydü. İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsünü bir hedef değil, bir görev olarak görmüştür. Bu anlayışla kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, yalnızca bir kurum değil; Türk gençliği ve aydınları için bir mektep, bir ocak ve bir istikamet merkezi olmuştur. Vakfın yürüttüğü çalışmalarla; Türk Dünyası’nın geniş ve kutlu coğrafyasında müşterek bir ruh ve şuur inşa edilmesine büyük katkılar sağlanmış; sanat, kültür, edebiyat ve sosyal alanlarda yapılan faaliyetlerle bu ortak hafıza güçlendirilmiştir.

Bir Hatıranın Yaşatılması: Turan Yazgan Onur Ödülü

Bu büyük fikir ve dava insanının hatırasını yaşatmak, bizim için yalnızca bir vefa değil; aynı zamanda bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu yârine getirdik. Bu anlayışla, Türk Dünyası Kültür Sanat ve Sinema Vakfı’nın proje ortağı olduğu ve Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu tarafından düzenlenen 7. Türk Dünyası Belgesel Film Festivalinde, Turan Yazgan anısına onur ödülü ihdas ettik. Bu kapsamda, seçilen bir esere “Turan Yazgan Onur Ödülü”nü Oğlu ve Vakıf Başkanı Közhan Yazgan takdim ettik. Bu ödül, yalnızca bir sanat etkinliğinin parçası değil; aynı zamanda bir fikrin, bir mücadelenin ve bir ömrün hatırasına gösterilen saygının ifadesidir.

Son Söz: Bir Yol, Bir İz, Bir Emanet

Bizler de Turan Yazgan Hoca’nın izinden giderek; Türk Birliği ülküsü için, Türk Dünyası’nın ortak hafızası için ve büyük Türk Milleti’nin geleceği için yılmadan, yorulmadan bu ideal doğrultusunda çalışmaya devam edeceğiz., yalnızca bir hatıra değil; taşınması gereken bir emanettir.

Kendisini tanımış olmak ve onun açtığı yolda yürümek benim için tarifsiz bir gurur vesilesidir.

KÜLTÜR MİRASININ HAFIZASI PROF. DR. METİN SÖZEN HOCAM

Bazı insanlar yaşar, bazıları ise yaşadıkları zamanı anlamlandırır.
Bazıları eser üretir, bazıları ise bir medeniyetin hafızasını taşır.
Metin Sözen Hoca, işte bu ikinci büyük çizginin temsilcilerindendi.

Onunla tanıştığınızda ilk fark ettiğiniz şey, yalnızca bilgisinin genişliği değil; o bilginin arkasındaki derin medeniyet idrakiydi. Konuşurken bir akademisyenden çok daha fazlasını dinlediğinizi hissederdiniz. Sanki bir taşın, bir kitabenin, bir caminin dili çözülür; geçmiş, onun sesiyle bugüne taşınırdı.

Metin Sözen Hoca için kültürel miras, korunması gereken bir “geçmiş kalıntısı” değil; yaşayan bir medeniyetin sürekliliğiydi. Bu yüzden onun yaptığı çalışmalar yalnızca akademik üretim olarak değerlendirilemez. O, geçmiş ile gelecek arasında kurulan büyük bir köprünün mimarıydı.

Türkiye’nin dört bir yanında yürüttüğü koruma çalışmaları, restorasyon anlayışı ve kültürel mirasa dair geliştirdiği bilinç; bir meslek icrasından öte, bir medeniyet nöbetiydi. Onun gözünde bir eser; sadece taş ve topraktan ibaret değil, bir milletin ruhunun somutlaşmış hâliydi.

Kendisiyle yapılan sohbetler çoğu zaman bir ders değil; bir idrak kapısının aralanması olurdu. Bir kitabeyi anlatırken tarih, bir yapıyı anlatırken estetik, bir şehri anlatırken ise medeniyet konuşurdu.

Bugün geriye dönüp baktığımda açıkça görüyorum ki; Metin Sözen gibi insanlar yalnızca geçmişi korumazlar… Bir milletin hafızasını diri tutarak, onun geleceğini de inşa ederler.

Bu bilinçle hareket eden Sözen Hoca’nın en büyük hedefi, bu milletin kendi değerlerini tanıması ve onlarla gurur duymasıydı. Prof. Dr. Metin Sözen ülkesine âşık bir insandı; fakat Tokat’a olan muhabbeti her zaman ayrı bir yerde dururdu.

Ben kendisini ilk olarak İstanbul’da düzenlediğimiz “Yeşilırmak Yeşil Kalacak” adlı etkinlik vesilesiyle tanıma fırsatı buldum. O günlerde İstiklal Caddesi, belki de ilk kez böylesine barışçıl, çevreci ve kültürel bir etkinliğe sahne olmuştu. İstiklal Caddesi’nde başlayan bu yolculuk, Kelkit Çayı’nın aktığı illerin pek çoğunda devam etmiş; en çok da Tokat’ta karşılık bulmuştu. Metin Sözen Hocamızı biz en çok Tokat’ta gördük ve tanıdık. Bu nedenle “Tokat aşığıydı” diyorum; fakat gerçekte o, bütün Türkiye’ye âşık bir kültür insanıydı. Tokat, Erbaa, Turhal, Niksar, Zile, Pazar ve Reşadiye’de yürütülen çalışmalarla bölgeye bütüncül bir kültürel miras anlayışı kazandırdı.

Metin Sözen Hocamızın öncülüğünde kurulan Kelkit Platformu ve daha sonra resmî adıyla Kelkit Havzası Kalkınma Birliği koordinasyonunda Tokat’ın tarihî mirası yeniden ayağa kaldırılmaya başlandı. Bu kapsamda Tokat’ın tarihî kent merkezinde yer alan Sulu Sokak çevresi başta olmak üzere, Danişmentli, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden günümüze ulaşan pek çok eser incelendi. Geleneksel sivil mimari örnekleri tespit edilerek koruma ve restorasyon projeleri hazırlandı. Tokatta bu çalışmalar sayesinde Tokat’taki Selçuklu ve Osmanlı dönemi eserleri yalnızca restore edilmekle kalmamış, aynı zamanda şehirle yeniden bütünleşerek yaşayan bir kültürel miras hâline gelmiştir. Prof. Dr. Metin Sözen, Kelkit Platformu’nun öncüsü, bu platformdan doğan Kelkit Havzası Kalkınma Birliği’nin fikir babası ve aynı zamanda Tarihi Kentler Birliği’nin kurucu öncülerinden biri olarak Türkiye’de kültürel miras bilincinin kurumsallaşmasında unutulmaz bir rol üstlenmiştir.

Hocamı tanımak, onun öğrencisi olma şerefine erişmek ve birlikte çalışma imkânı bulmak benim için kalıcı izler bırakan bir tecrübe oldu. Kendisiyle geçirdiğim süreçte hem kültürel mirasa bakış konusunda hem de bu mirası koruma bilincinin topluma nasıl anlatılması gerektiği konusunda çok şey öğrendim.

Kelkit Platformu, daha sonraki adıyla Kelkit Havzası Kalkınma Birliği, aldığı encümen kararıyla beni İstanbul temsilcisi olarak görevlendirmişti. Metin Sözen Hocamızın talimat ve destekleriyle ayrıca “Kelkit Vadisi” adıyla bir dergi yayımladık. Değerli hocamla birlikte bu Kelkit Vadisi Dergisini hazırlayıp yayınlamak bir gurur ve onur vesilesidir.

SANAT TARİHİNİN ZARİF HAFIZASI NURHAN ATASOY HOCAMLA YOLCULUK

İlim, bazı insanlarda bilgi olarak kalır; bazılarında ise bir zarafete dönüşür. Nurhan Atasoy Hoca, ilmi zarafetle taşıyan nadir şahsiyetlerden biriydi. Onu dinlediğinizde sanat tarihinin kuru bir disiplin olmadığını; aksine estetik, incelik ve ruh taşıyan bir alan olduğunu fark ederdiniz. Her anlatımı, bir tablo gibi katmanlı; her cümlesi, ince bir nakış gibi işlenmişti. Sanatı ele alış biçimi, yalnızca eserleri tanımlamakla sınırlı değildi. O, bir eserin arkasındaki ruhu, dönemi ve insanı anlatırdı. Bu yüzden onun anlatımı, geçmişi bilgi olarak değil; yaşanan bir estetik tecrübe olarak sunardı. Nurhan Atasoy Hoca’nın en belirgin yönlerinden biri, ilmî ciddiyet ile zarif üslubu mükemmel bir denge içinde taşıyabilmesiydi. Ne eksik ne fazla… Her şey yerli yerinde ve ölçülüydü. Kendisiyle temas eden herkes, yalnızca sanat tarihi öğrenmez; aynı zamanda güzeli görmeyi, inceliği fark etmeyi ve estetik bir bakış geliştirmeyi öğrenirdi. Bugün geriye dönüp baktığımda, onun bıraktığı en büyük mirasın yalnızca eserleri değil; aynı zamanda bir bakış ve hissediş biçimi olduğunu düşünüyorum.

Sevgili Prof. Dr. Nurhan Atasoy Hocam, her zamanki zarafeti ve inceliğiyle ilim dünyamıza ışık tutmaya devam ediyor… Kıymetli hocamla hazırladığımız Haseki Hürrem Sultan ve Vakıfların Altın Çağı adlı eser, “Kültür AŞ” yayınları arasından okuyucuyla buluştu. Mesleğini adeta erkân-ı harp titizliğiyle icra eden hocamızla bu kıymetli çalışmada birlikte yer almak, benim hayatımda ayrı bir yer tutan önemli bir tecrübe olarak görüyorum.

Bu eserin hazırlanma sürecinde, ilmi disiplini, çalışma azmi ve zarafetiyle örnek olan hocamızın yanında bulunmak; yalnızca bir proje süreci değil, aynı zamanda bir mektep olmuştur.

Sevgili Nurhan Hocam, her zamanki zarafetiyle, proje koordinatörlüğünü üstlendiğim bu çalışmada şahsıma teşekkür etmeyi de ihmal etmemiştir. Bu incelikli davranışı, benim için ayrıca bir gurur vesilesidir.

Reşadiye’de Tarihe Vefa: Sadrazam Seyyid Hasan Paşa Paneli

Bu ilmî yolculuk, yalnızca kitaplarla sınırlı kalmamış; tarihî şahsiyetlerimize vefa borcunu ödeme gayretiyle sahaya da taşınmıştır. Prof. Dr. Nurhan Atasoy Hocamızın daveti ve Sayın Çağatay Özdoğru’nun ev sahipliğinde; Prof. Dr. Coşkun Çakır’ın öncülüğünde ve benim organizasyonumla Tokat’ın yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’yı anmak üzere, Mayıs 2015’te Reşadiye’de bir panel düzenledik.

20 Mayıs 2015 tarihinde gerçekleştirilen bu anlamlı panel, yalnızca bir anma programı değil; aynı zamanda tarihî hafızanın yeniden ihyası ve bir vefa duruşunun ifadesi olmuştur.

18.Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde sadrazamlık makamına kadar yükselen Seyyid Hasan Paşa, sadece Reşadiye’nin ve Tokat’ın değil, Osmanlı tarihinin de en mühim devlet adamlarından biridir. Bu vesileyle şu hususu özellikle vurguladık: Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Tokat’ın yetiştirdiği, hiyerarşik olarak en üst düzeye ulaşmış yaklaşık üç yıl sadrazamlık yapmış devlet adamıdır.

Bir Eser, Bir Vefanın İfadesi: Sadrazam Seyyid Hasan Paşa Kitabı

Bu panel vesilesiyle Prof. Dr. Nurhan Atasoy Hocamızın himayelerinde hazırladığım Sadrazam Seyyid Hasan Paşa kitabı, aslında bir tarih çalışmasından öte, bir vefa borcunun ifadesidir. Değerli hocamla birlikte bu kitabı hazırlayıp yayınlamak bu süreçte yer almak benim için ayrı bir anlam taşımaktadır.

Bir İlham Kaynağı Olarak Sadrazam Seyyid Hasan Paşa

Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, yalnızca tarihî bir şahsiyet değil; aynı zamanda gelecek nesiller için güçlü bir ilham kaynağıdır. Onun hayat hikâyesi, Anadolu’nun mütevazı bir yerleşiminden çıkan bir gencin; hiçbir ayrıcalığa dayanmadan, yalnızca azmi, zekâsı ve çalışkanlığı ile Osmanlı Devleti’nin en yüksek makamlarından birine yükselişinin çarpıcı bir örneğidir.

Bu yönüyle Seyyid Hasan Paşa, sadece bir devlet adamı değil; aynı zamanda bir irade, bir karakter ve bir yükseliş idealinin temsilcisidir. Onun şahsında, bireysel gayretin ve liyakatin nasıl tarihî bir neticeye dönüştüğü açıkça görülmektedir.

Ancak Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın hayatı, yalnızca kişisel bir yükseliş hikâyesi olarak değerlendirilmemelidir. Onun asıl dikkat çekici yönlerinden biri; elde ettiği nüfuzu ve devlet içindeki konumunu, yalnızca şahsî bir başarı olarak bırakmayıp, memleketiyle ve hemşerileriyle kurduğu bağ üzerinden toplumsal bir etkiye dönüştürmesidir.

Nitekim Seyyid Hasan Paşa’nın himaye ve yönlendirmeleri neticesinde, Tokat’ın Reşadiye yöresinden gelen birçok insanın İstanbul’un ekonomik ve meslekî hayatına dahil olduğu görülmektedir. Özellikle hamamcılık ve simitçilik gibi alanlarda Reşadiyelilerin yoğunlaşması, tesadüfî bir gelişme değil; belirli bir tarihî sürecin ve yönlendirmenin sonucudur.

Bu süreçte, Patrona Halil İsyanı sonrasında Osmanlı yönetiminin aldığı idarî tedbirler belirleyici olmakla birlikte; bu tedbirlerin uygulanmasında etkili olan isimlerden biri de Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’dır. Onun iradesi, yönlendirmesi ve teşebbüsleri, hemşerilerinin İstanbul’da tutunmasını ve belirli meslek kollarında yoğunlaşmasını mümkün kılmıştır.

Bu bakımdan, bugün İstanbul’da hamamcılık ve simitçilikle özdeşleşmiş olan Tokat Reşadiyelilerin tarihsel arka planı incelendiğinde; bu dönüşümün merkezinde Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın bulunduğu açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Seyyid Hasan Paşa, yalnızca Osmanlı devlet teşkilatı içinde yükselmiş bir sadrazam değil; aynı zamanda bir toplumsal dönüşümün, bir yerel kimliğin ekonomik hayata intikalinin ve bir hemşeri dayanışmasının mimarı olarak da değerlendirilmelidir.

REŞADİYE’NİN MEDÂR-I İFTİHARI: PROF. DR. COŞKUN ÇAKIR HOCAM

Tarih ve İktisat Düşüncesinin Sessiz Derinliği

Bazı insanlar çok konuşur ama az şey söyler. Bazıları ise az konuşur ama söyledikleri uzun süre yankılanır. Coşkun Çakır Hoca, ikinci gruba ait bir derinlik insanıydı.

Onun en dikkat çekici yönü, sakinliğinin arkasında taşıdığı yoğun düşünce dünyasıydı. Konuştuğunda cümleleri yüzeyde kalmaz; sizi meseleyi yeniden düşünmeye, derinleştirmeye ve farklı açılardan bakmaya davet ederdi.

Tarih ve iktisat arasındaki ilişkiyi ele alış biçimi, alışılmış kalıpların ötesindeydi. O, olayları sadece kronolojik bir akış içinde değerlendirmez; onların arkasındaki zihniyeti, sistemi ve dönüşümü anlamaya çalışırdı. Kendisiyle yapılan sohbetler çoğu zaman kısa ama yoğun olurdu. Az söz, çok anlam… Bu yönüyle onun her cümlesi, üzerinde durulması gereken bir düşünce alanı açardı.

Coşkun Çakır Hoca’nın bir diğer önemli yönü ise mütevazılığıydı. Büyük bir ilmi birikimi, gösterişten uzak bir sadelikle taşıyabilmek, ancak gerçek ilim insanlarına nasip olur. Onun yanında bulunmak, gürültüsüz ama derin bir düşünce iklimine girmek gibiydi. Sessizdi… ama derindi. Sakindi… ama etkileyiciydi.

Coşkun Çakır Hocam…Bize yol göstericiliğiyle istikamet kazandıran, ilmî rehberliğiyle ufkumuzu aydınlatan ve her daim destek olan kıymetli hemşerimiz; Reşadiye’nin medâr-ı iftiharı Prof. Dr. Coşkun Çakır Hocam…

Reşadiye tarihine yönelik çalışmalarımız, 2010 yılında onun öncülüğünde ve başkanlığında başlamıştır. Bu süreç yalnızca bir araştırma faaliyeti değil; aynı zamanda geçmişle bağ kurma, hafızayı diri tutma ve yerel tarih şuurunu yeniden inşa etme gayreti olmuştur.

Bu çalışmaların en önemli meyvelerinden biri, Reşadiye’nin demografik ve sosyal yapısını ortaya koyan Reşadiye Nüfus Defteri çalışmasıdır.

Kıymetli hocam Prof. Dr. Coşkun Çakır’ın ilmî himayelerinde; Sebahattin Bayram ve Yaşar Celep abilerimle ile birlikte hazırladığımız Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığında Cimitekke Tarihi adlı eser, bu ortak emeğin ve akademik disiplinin somut bir tezahürüdür.

Yine aynı akademik çevreyle birlikte hazırlanan 1839 İskefsir – Reşadiye Nüfus Defteri adlı çalışmayı ise Genel Yayın Yönetmeni olarak yayına hazırlama imkânı buldum.

Prof. Dr. Coşkun Çakır Hocamızın öncülüğünde yürütülen bu çalışmalar, yalnızca Reşadiye’nin tarihine ışık tutmakla kalmamış; aynı zamanda yerel tarihin nasıl bilimsel bir disiplinle ele alınabileceğinin de örneğini ortaya koymuştur. Bu yolculukta edindiğimiz ilmî birikim ve tarih şuuru, bizler için sadece bir kazanım değil; geleceğe taşınması gereken bir emanet niteliğindedir. Bu vesileyle kıymetli hocama şükranlarımı arz etmeyi bir borç bilirim.

Bugün geriye dönüp baktığımda daha derinden idrak ediyorum ki; insan hayatının en büyük zenginliği, yalnızca ardında büyük eserler bırakmak değil, belki ondan da önce, büyük insanların yakınında yürüyebilmiş olmaktır.

Geçmişte eğitim, sadece bilgi aktarımından ibaret değildi; aynı zamanda bir şahsiyet inşası, bir karakter terbiyesi ve bir istikamet kazandırma süreciydi.

Hayatıma dokunan bu kıymetli hocaların her biri, yalnızca akademik bilgi üreten isimler değil; bir neslin zihnini şekillendiren, ruhunu besleyen ve yürüyüşüne yön veren büyük rehberlerdi. Onları anmak, geçmişe duyulan bir vefa hissinin ötesinde, geleceğe bırakılan bir istikamet işaretidir.

Çünkü bu büyük hocalar, sadece kendi ilim alanlarında iz bırakmadılar; insan yetiştirdiler, fikir mayaladılar ve bir medeniyet tasavvurunun taşıyıcısı oldular. Onlarla aynı yolda yürüyebilmiş olmak, bir ömür boyunca gönülde saklanacak en kıymetli hatıralardan biridir.

Ve insan, en derin bilgiyi çoğu zaman yine insandan öğrenir. Bu büyük hocalar yalnızca bilgi üretmediler; bir nesil yetiştirdiler, bir ruh inşa ettiler ve ardında yaşayan bir miras bıraktılar.

Bu sebeple onları anmak, yalnızca bir vefa borcu değil; aynı zamanda emanet aldığımız o fikri, o ahlâkı ve o medeniyet mirasını geleceğe taşıma mesuliyetidir.

KADİM BİR MİRAS VAKIF GELENEĞİ

Vakıf Geleneği: Bir Ata Mirası, Bir Medeniyet Sorumluluğu

Bütün bu çalışmalar, yalnızca bir araştırma sürecinin ürünü değildir.
Bu aynı zamanda bir mirasın yeniden idraki ve bilinçli bir sahiplenilişidir.

Ata mirası bu köklü vakıf geleneği, bize sadece tarihî bir bilgi değil; aynı zamanda taşınması gereken büyük bir sorumluluk bırakmıştır. Hayatım boyunca kendimi hep vakıf ve dernek gibi hayır kurumlarının içinde, gönüllü hizmetler yürütürken buldum. Zaman zaman da bizzat kurucusu olduğumuz yapılarla bu hizmeti daha ileriye taşımaya gayret ettim. Geçen yılların ardından geriye dönüp baktığımda, bütün bu yönelişin tesadüf olmadığını; köklerimize dayanan derin bir aidiyetin tezahürü olduğunu fark ettim. Bu yönüyle ben, yalnızca bu geleneği anlatan değil; aynı zamanda onun yaşayan bir devamı olan bir vakıf evladıyım.

Bu idrakle şunu ifade etmek isterim: Vakıf hizmeti, bizim için bir faaliyet alanı değil; bir ata emaneti, bir medeniyet borcu ve tarihî bir vazifedir. Bu şuurla başlayan yolculuğum zamanla daha geniş bir alana yayıldı. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Aydınlar Ocağı ve Hoca Ahmet Yesevi Vakfı gibi önemli yapılarda gönüllü olarak yer aldım; ardından bu çalışmalar kurumsal bir hüviyet kazandı.

Haftaları gibi Türk Dünyası Belgesel Film Festivali, Türk Dünyası Sinemacılar Çalıştayları ve Türk Dünyası Film uluslararası organizasyonlarda aktif görevler üstlendim. Türk Dünyası Kültür Sanat ve Sinema Vakfı’nın kuruluşunda yer alarak, Türk dünyasının kültürel hafızasını sinema ve sanat yoluyla güçlendirmeye yönelik önemli adımlar attık.

Bununla birlikte; Türk Dünyası İş İnsanları Derneği’nin kuruluşuna katkı sundum, Uluslararası Basın Konfederasyonu öncülüğünde kurulan Türk Dünyası Medya ve İletişim Birliği (TÜRKBİR) çalışmalarına destek verdim, Türk Dünyası Sinemacılar Birliği’nin kuruluş sürecini başlattık ve Türk Dünyası Kültür Sanat ve Haber Dergisi’ni yayımlayarak bu alandaki fikrî üretime katkı sağladım. Bugün ise farklı disiplinlerde faaliyet gösteren kurumlar ve projeler aracılığıyla; Türk Dünyası’nın kültür, sanat, medya ve iş dünyasında birlik, dayanışma ve ortak hafıza bilincini güçlendirmek için çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bu süreçte, birçok vakıf ve derneğin kuruluşunda yer alarak çeşitli görevler üstlendim: Ve inanıyorum ki; vakıf, geçmişte kurulmuş bir yapı değil, geleceğe taşınması gereken bir ruhtur.

Hâlen, Türk Dünyası Kültür Sanat ve Sinema Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet etmekteyim.

SONUÇ

Ve bugün anlıyorum ki; bu yol yalnızca benim yolum değil, bir medeniyetin hafızasını taşıyanların yoludur.

İnsan hayatında asıl kıymetli olan, yalnızca büyük işler yapmak değildir.
Asıl kıymetli olan; bir yolu, bir davası olan insanların yanında yürüyebilmek, onların izini sürebilmek ve onların taşıdığı yükten bir parça olsun omuzlayabilmektir.

Benim için bu yolculuk; bir meslek edinme hikâyesi değil, bir kimlik inşası sürecidir.
Tanıdığım her büyük hocam, bana yalnızca bilgi öğretmedi; nasıl düşünmem gerektiğini, nasıl durmam gerektiğini ve en önemlisi neyin tarafında olmam gerektiğini öğretti.

Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki;
Bu yol,
Beyazıt’ın dar sokaklarında başlamış,
kitapların arasında şekillenmiş,
hocaların sohbetlerinde derinleşmiş
ve nihayet bir ideale dönüşmüştür.

Bu ideal; Türk milletinin tarihine sahip çıkmak, kültürünü yaşatmak ve Türk Dünyası’nın ortak hafızasını güçlendirmektir.

Bizler; kökleri asırlara uzanan bir vakıf medeniyetinin yalnızca mirasçıları değil, aynı zamanda taşıyıcılarıyız. Bize bırakılan bu emanet, hatırlanmak için değil, yaşatılmak içindir.

Çünkü biliriz ki; vakıf yaşarsa medeniyet yaşar, medeniyet yaşarsa millet ebedî olur.

Bu yüzden biliyorum ki; bu yolculuk bitmeyecek…
Çünkü bazı yolculuklar bir yere varmak için değil, bir emaneti taşımak için yapılır.

  • Related Posts

    Marka Şehir KOCAELİ – Tarih Kültür ve Turizm Rehberi kitabı

    Yunus Emre, “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım. Sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz” diyor. Gerçekten de sevmek tanımakla başlar, sevilmek ise geniş ufuklara sahip olmaktan geçer. Tarihi asırlar öncesine uzanan…

    Devamını Oku

    23 Nisan etkinlikleri iptal edildi

    Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olaylar nedeniyle 23 Nisan kapsamındaki tüm konser ve sahne etkinliklerini iptal etti. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı…

    Devamını Oku

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Yazar : İsmail Kahraman

    Marka Şehir KOCAELİ – Tarih Kültür ve Turizm Rehberi kitabı

    Marka Şehir KOCAELİ – Tarih Kültür ve Turizm Rehberi kitabı

    Kocaeli’nin Sanayi ve Kültür Mirası Sanayi Tarihine Işık Tutuyor

    Kocaeli’nin Sanayi ve Kültür Mirası Sanayi Tarihine Işık Tutuyor

    SEVMEK TANIMAKLA BAŞLAR

    SEVMEK TANIMAKLA BAŞLAR

    Darıca’da 1 milyon kitap okurlarını bekleyecek

    Darıca’da 1 milyon kitap okurlarını bekleyecek

    Çayırova Kaymakamı ve Çayırova İlçe Milli Eğitim Müdürü, İKTAV Kütüphanesi’ni ziyaret etti

    Çayırova Kaymakamı ve Çayırova İlçe Milli Eğitim Müdürü, İKTAV Kütüphanesi’ni ziyaret etti

    Tarihin İzinde Bir Yolculuk: Devr-i Alem Belgeselleri

    Tarihin İzinde Bir Yolculuk: Devr-i Alem Belgeselleri

    Kitap tutkunu bir ömrün yeni durağı: Alev Alatlı

    Kitap tutkunu bir ömrün yeni durağı: Alev Alatlı

    Kartepe’de Masal Kahramanları Kütüphanede Buluştu

    Kartepe’de Masal Kahramanları Kütüphanede Buluştu

    Sarıkamış’tan Sibirya’ya Uzanan Tarih ve Esaretin Hikâyesi

    Sarıkamış’tan Sibirya’ya Uzanan Tarih ve Esaretin Hikâyesi

    Aile ve Bilinçlenme Temalı Nedret Demir Kitabı ‘Uyku-Mayın Uyu-Mayın’ Yayında

    Aile ve Bilinçlenme Temalı Nedret Demir Kitabı ‘Uyku-Mayın Uyu-Mayın’ Yayında

    Kocaeli’nin İlk Özel Araştırma Kütüphanesi: İKTAV

    Kocaeli’nin İlk Özel Araştırma Kütüphanesi: İKTAV